Arka Pencere (Rear Window) Hitchcock’un bir başyapıta en yaklaştığı filmdir bence. Maceracı bir savaş muhabiri olan Jeff’in, bir yarış pistinde fotoğraf çekerken, kaza yapan arabalardan birinin tekerleğinin çarpması sonucu bacağı kırılır. Alçıya alınan bacağı iyileşene kadar eve mahkum olur. Kahramanımız bu süre zarfında evinin arka penceresinden karşı apartmanlardaki daireleri dikizleyerek vakit geçirmektedir. Her pencerede başka bir hayat, başka bir hikaye vardır.

Pencerelerden birinde ihtiyar bir adam ve bakıma muhtaç hasta karısı vardır. Jeff birgün kadının evde olmadığını farkeder. Yatalak kadın ortadan kaybolmuştur ve kadının kocası evden bavulla bir şeyler taşımaktadır. Jeff’in kız arkadaşı Lisa ve eve gelen hemşire Stella önceleri Jeff’e yaptığının yanlış olduğunu söyleyip onu engellemeye çalışsa da Jeff ikna edici delillerle durumu açıklayınca ikisi de olaya kendini kaptırır ve Jeff’le birlikte olayı aydınlatmaya çalışırlar. Bu arada Hitchcock’un ustalığı ortaya çıkar, kamera ve kurgu teknikleri ile gerilimin içine seyirci de dahil olur, bir yandan dikizlemeye katılır bir yandan da olayı çözmeye çalışırsınız.

Jeff dedektif arkadaşını eve çağırır ve durumu ona da izah eder. Dedektif arkadaş olayı araştırmak için çıkar, bir süre sonra geri geldiğinde Jeff ve kız arkadaşı heyecanla beklemektedir. Dedektif ortada bir cinayet olmadığını Jeff’in delillerinden daha ikna edici delillerle açıklayınca ikili “hayal kırıklığına uğrar”! Kısa bir süre sonra Lisa durumun vehametini farkeder ve “biz az önce bir cinayet işlenmediği için hayal kırıklığına uğradık, bir adamın karısını öldürmediğini anladığımız için üzülen korkutucu canavarlarız!” der. Bu sorgulama seyirciyi de müthiş bir tuzağa düşürür, haklı çıkmak adına bir cinayetin işlenmemiş olmasına üzülürken yakalanırsınız.

***

Kürt meselesine dair söylenmedik söz kalmadığı için giriş analizi yapmayacağım, doğrudan meseleye gireceğim. Resmen barış geliyor! Hayal bile edemediğimiz şeyler yaşanıyor. PKK sınır dışına çekiliyor, memleket bölünecek paparalarının tek bir dayanağı kalmadı, sene başından beri ölüm olmuyor. Fakat, Sivas’tan öte taraf yansa içinde beş kuruşu olmayan memleketimin “endişeli demokratlar”ı evlerinin arka penceresinde oturmuş karşı apartmanlardaki daireleri dikizliyor, cinayete kanıt buşmaya çalışıyorlar. Henüz fark etmediler ama sahne tam olarak Lisa’nın durumu anlamasından bir önceki sahne; resmen AK Parti kürt sorununu çözecek diye barışa şart koşuyorlar, haklı çıkmak adına cinayet işlenmediği için hayal kırıklığına uğruyorlar.

“O kadar şehit boşa mı verildi?” cümlesinin izahı ne olabilir Allah aşkına? Alternatif öneriniz nedir? Bir o kadar şehit daha verilmesi mi? Şehit vermeye devam mı edilsin? Bu mudur?

“Ne aldık, ne verdik?” muhasebesine girişiyorlar. Oğullarınızın canını kurtarıyorsunuz daha kıymetli ne almayı hayal ediyordunuz acaba? Lafa gelince çocuğunuz için canınızı verisiniz ama “Ne verdik?” diye sorabiliyorsunuz, canınızı vermeyi göze aldığınız çocuğunuzun canı için veremeyeceğiniz o kıymetli şey nedir acaba?

***

Filmin sonunda Jeff ve Lisa haklı çıkar, ortada bir cinayet vardır. Hitchcock en çok eleştirildiği şeyi yaparak filmi sürprizsiz bitirir; şüpheler doğru çıkar, cinayet işlenmiştir. Film ölen ve öldüren hariç, röntgenci arka pencere sakinleri başta olmak üzere geri kalan herkes için mutlu sonla biter.

Bizim filme gelince, cinayet henüz işlenmedi, bir taraf engel olmaya çalışıyor, diğer taraf haklı çıkmak adına heyecanla cinayete delil üretiyor.

Ben yine de ümitliyim, çünkü toprak genç bedene, savaş tanrıları kana doydu. Artık yapılmadık yanlış kalmadı, şimdi sıra yapılmayan tek doğruda, barışta. Yakılmadık ağıt kalmadı, şimdi sıra barış türkülerinde.

Bu defa arka pencerenin sakinleri yanılacak, o cinayet işlenmeyecek ve bir cinayet izlemeyi bekleyen güruha apartmanın bahçesinde halay çekerek karşılık vereceğiz.

Yorumlar

Yorumlar