Sevgili bu satırları okuyan kişi,
Siz, size pek bir şey ifade etmeyen bu satırları okurken, ben, benim için çok şey ifade eden bu satırları çoktan yazmış olacağım. Baştan söyleyeyim, bu yazı, pek alışık olduğunuz türden bir yıllık yazısı değil. Öncelikle, yıllık yazılarındaki teamül üzre arkadaşlarım tarafından yazılan methiyeler değil, bizzat bu sayfadaki fotoğrafta saf saf size bakmakta olan “ben” tarafından kaleme alınan bir yazıdır. Yani biraz aykırı… İsterseniz, tam da bu cümlenin sonundaki noktadan itibaren okumayı bırakıp kaldığınız yerden yıllığı karıştırmaya ya da okuduğunuz bir kitap varsa o kitabı okumaya devam edebilir, daha olmadı geyik muhabbetinizi kaldığınız yerden devam ettirebilir, o da olmadı yıllığı kapatıp bir cıgara yakabilirsiniz. Ama eğer bu cümleyi okuyorsanız, yazıyı da sonuna kadar okuyun derim, çünkü yazının son cümlesinde “mutluluğun sırrını” yazdım!..
***

Evet, durum bu: devam edelim hadi…

Bu kitap irisi yıllığın elinizde bulunmasının dört ihtimali vardır:
Birincisi, beni tanıyorsunuz.
İkincisi, bu yıllıktaki yakışıklıların veya güzellerin herhangi birini veya birkaçını tanıyorsunuz.
Üçüncüsü, AKADEMİ’nin belgeselini çekiyorsunuz ve “meşhur mezunlarımız” kısmı için yıllıkları tararken “Meşhur Gazeteci-Yazar Felan Filan”ın yıllık notlarına bakıyorsunuz ya da AKADEMİ mezunu Kaymakamlarla ilgili bir çetele tutuyorsunuz ve işe bakın ben de Kaymakam olmuşum.
Dördüncüsü, ne beni ne de bu yıllıktaki fotoğraflarda sırıtanlardan hiç birini “tanımıyorsunuz”!.

İkinci ihtimalden başlayalım: bu yıllıkta sırıtan onlarca kişiden birini veya birkaçını tanıyan birisiniz. Tanıdıklarınızla ilgili yazıları okudunuz. Sonra sayfaları öylesine karıştırıp tanımadığınız insanların tanımadığınız başka insanlar hakkında yazdığı “efendim bu foturafta sırıtan vatandaş şöyle halis böyle munis bir ademdir; aman bir iyidir bir iyidir ki sormayın gitsin; vaktiyle bu arkadaş ile şöyle günlerimiz olduydu böyle işler başımıza geldiydi, hey gidinin günleri heydi” gibi sizin için pek bir şey ifade etmeyen cümleler okudunuz. İhtimal bu ya, sayfaları öylesine karıştırırken gözünüz tesadüfen bana takıldı. Gerçi bu ihtimal pek mümkün değil, zira öyle göze hitap eden biri değilim; dahası, telesekretere konuşamayan ve fotoğraf makinesine sırıtamayanlardanım. Her ne kadar karizmatik olduğum söylense de, fotoğrafta pek belli olan bir şey değildir bu “karizmatik”lik mevzuu. Neyse…

İlk ihtimal söz konusu ise, yani beni tanıyorsanız, epey muhabbet etmişizdir. Size fakülte anılarımı anlatmışımdır mesela. Kadir Cangızbay’la Atilla Yayla’nın kapıştığı seminerlerden bahsetmişimdir; Mümtaz’er Hoca’nın Siyaset Bilimi derslerinden dem vurmuşumdur. İçinde çokça Saffet, Caner, Ebru, Esra gibi özel isimler geçen; komik, trajik ve hatta bazısı trajikomik hikayeler dinlemişsinizdir. Bizim balkonun çay muhabbetinin ne de güzel olduğunu söylemişimdir; o balkonda memleketi defalarca kurtarıp ekonomiyi nasıl düze çıkardığımızı, sonrasında türkü akşamlarımızın tadını unutamadığımı anlatmışımdır. Koca okul hayatım boyunca bir kıza bile ilan-ı aşk edemediğimi, çünkü o aşk hakkımı üniversiteden önce kullanıp onu da ilan edemeden kafayı Gazi’ye attığımı, Gazi’de de kimseye aşık olamadığım için okuldan sonra anlatacak bir tane bile “acemi âşık hali” anımın olmadığını esefle ifade etmişimdir. Sonra da laf bu “ana kerpiç” kılıklı yıllığa gelmiştir.

En güzel ihtimallerden birisi, üçüncü ihtimal: ben gazeteci-yazar diye anılan meslek grubuna dahil olmuşum, hatta bu konuda bilinen meslek mensuplarından biri olmuşum. AKADEMİ bilinci bizim okula iyice yerleşmiş, belgeseli bile çekilmeye başlanmış da, meşhur mezunlar arasında benim yıllık sayfama bakıyorsunuz… Ya da hayalimi gerçekleştirmişim ve ismimin başına Kaymakam sıfatını eklemişim, siz de kaymakamlar arasında kaç tane AKADEMİ mezunu var ona bakıyorsunuz. Valla iyi hayal ama uzun vadeli ve gerçekleşmesi zor bir hayal. Bir defa, bunun için epey zaman geçmesi lazım. O zamana kim öle kim kala. Daha da önemlisi, okuldan sonra istediği işi yapan bahtiyarlar yerine 657’ye tabi “damgacı” diye tabir edilen soru sormaya korktuğunuz asık surat çatık kaş bir memur da olabilirim. Hayat bu…

Dördüncü ihtimal söz konusu ise, yani ne beni ne de bu fotoğraflardaki herhangi birini “tanımıyorsanız”, bu yıllığın sizde ne işi var yahu?!
***

İşte böyle… Yıllıklar için başvurular başlayıp da yazılar istendiğinde, sıradan bir şey olmasın istedim benim sayfam. Birkaç sebebi var: mesela, bu yıllıklarda yazısı bulunanların hepsi üniversite mezunu olmasına rağmen meşhur “ayrı yazılan de/da”ları bilmeyenler çoktur, inanmazsanız bakın. Benim sayfam en azından onlardan farklı olsun istedim. Ne bileyim, belki de gıcık bir adam olduğum içindir bu “gıcık yazı”. Ama bazen böyle gıcıklıklar yapmak gerekiyor.

Her şey unutuluyor, akılda bu tip gıcıklıklar kalıyor. Mevsimler sahnesinden yıllar geçiyor, okullar bitiyor, yıllar önce başlayan “hayat” okuldan sonra “yeniden başlıyor” ve bu kütük gibi kitabın içindeki fotoğraflarda gülümseyen insanlar gerçek hayatta da kimi zaman aynı iştahla gülümsüyor, kimi zaman “aynı iştahla” ağlıyor. Yeni insanlar tanıyor, yeni anılar biriktiriyorlar, ilerde torunlarına anlatmak için. Denen o ki, en güzel anılar bu kafalardaki kare fesle çektirilen fotoğraftan önceki dört-beş yılda birikirmiş. Üniversite yılları hep özlenirmiş. Eh, bizim de özleme sıramız gelmiş.

Sıra dedim de… Ankara’da üniversiteli olmakla eş bir kelimedir sıra. Okula kayıt, bankada harç sırası; yemekhanede yemek, metroda bilet sırası; kimlikte okula giriş, yıllıkta mezuniyet sırası… Dünyada yaşama, yaşamda aşk sırası… Yıllık yazıları en çok bin kelime olacakmış, epey yazmışım, şimdi de yazıyı bitirme sırası…
***

Anılar biriktirdik, ileride torunlara anlatırız diyerek. Evdeki hesap çarşıya, çarşıdaki hesap serbest piyasaya uymuyor bazen. Bu yıllıktaki her insanın birçok anısı var. Benim de… Tüm çabalar mutlu olmak için.. “Nerde yanlış yaptım ben?” diye her geriye dönüp baktığımda gördüm ki, aslında anılarımı biriktirirken mutluymuşum. Mutluluğun sırrına erişmek için yarım bırakılan şeyler mutluluk getirmiyormuş meğer. Sonra da şöyle dedim kendi duyacağım bir sesle:

“Mutluluğun sırrıymış, yok öyle bir şey!.. Kaldığın yere dön ve devam et!..”

Yorumlar

Yorumlar