Gelecek mi acaba? Oturduğum o kafenin cam kenarı masasında, heyecandan ayağımı öyle hızlı sallamaya başladım ki, bir an titreme nöbetine girdiğimi düşünecek sandım etraftakiler. Heyecanım giderek artıyor, vakit geçiyor, İsyan orda beklerken içim içime sığmıyordu. Bir yandan onca yılın yorgunluğu ve bekleyişinden sonra, öyle kocaman bir tedirginlik duyuyordum ki… Hani bazen olur ya, bir şeye şahit olursunuz, fakat öyle bir durumdur ki, tarifi mümkün değil; hani sizin başınıza gelmez o an olan şey utanılacak bir şeyse siz yerin dibine girersiniz, üzülecek bir şeyse siz kahrolursunuz ya, işte öyle bir tedirginlik, ya Clara gelmezse? Ya gelir de çiğ bir hareket, soğuk bir tavırla mukabele ederse yıllar sonra karşısına dikilen sevgilisine? Ya geldiğinde gözünün içi gülmüyorsa? İşte bu tedirginlikle bekledim, İsyan köprünün üstünde bir o yana bir bu yana yürüyüp Clara’yı beklerken. Amin Maalouf bu yüzden büyük yazar, anlattığı hikaye sizi öyle kavrıyor ki, o an için “içinde bulunduğunuz sahne” neyse, bütün hisleriyle yaşıyorsunuz, tırnak içinde vurguladığım gibi “sahne”nin doğrudan içinde, kendinizi olayın şahitlerinden biri olarak buluyorsunuz.

***

O yaşlı kadını öldürmek için merdivenleri tırmanırken ruhumu daraltan o kapanı tarif edemiyorum; kapısına baltayla vurmaya başladığımda, içinde bulunduğum durumdan kurtulmak için çok çabaladım. Hele o kadından sonra hizmetçiyi öldürdüğümde yaşadığım çıkmazı unutamıyorum. Kadını öldürmeye karar verip de bundan sonraki hayatımın eskisinden daha korkunç olacağını tahmin etmeme rağmen kendime hakim olamayışım aklıma geldikçe, hâlâ kendimi zor toparlıyorum. Suç ve Ceza’yı okurken, Raskolnikov’un işlediği suçtan dolayı benim ceza almayacağıma kendimi ikna etmek için arada kitaptan kafamı kaldırıp, soğuk etüd salonunun tavanına, penceresine, sırasına bakıyordum, etüdde olduğumdan ve Raskolnikov olmadığıma kanaat getirdikten sonra kaldığım yerden devam ediyordum. Fakat o cinayetin işlenmesini anlatırken nedense üçüncü tekil şahıs olarak Raskolnikov’dan değil de birinci tekil şahıs olarak kendimden bahseder gibi hissediyordum. Ve Dostoyevski bu yüzden büyük yazardı.

***

Kimsenin dikkatini çekmeden yaşayıp giden taşralıların hikayeleri edebiyatımızda çok yer kaplamaz, kapladıkları yer de pek hayırla yad edilir değildir, en prototip örnek Yakup Kadri’nin “Yaban”ıdır, taşralı edebiyatımızda “yaban”dır. Taşra ile ünsiyetim benzer tecrübeleri içerir, bir taşra romantiği değilim fakat hak teslimi de yapmak entelektüel namus borcudur, bunun en güzel örneklerinden biri de Mustafa Kutlu hikayeleridir, ondaki taşralı “iyi biri” diye bildiğimiz ağzı dualı neneler, cebi her daim şeker membaı olan dedeler, küçük kardeşler, güzel abiler, güzel ablalar hikayeleridir. Taşra “olduğu kadar” iyi ve olduğu kadar kötüdür.

Ahmet Turan Alkan’ın “Üç Noktanın Söylediği” kitabında en güzel denemelerinden birisinde, “Halamın romanı neden yazılmadı?” diye sorar. Bahsettiğim de aslında biraz bu sorunun cevabı, o hala’ların romanları yazılmadı. Büyük yazarlar büyük hikayeler yazdı, ne bi Maalouf ne de bir Dostoyevski’miz olmadı, onların taklidi “büyük hikayeler” anlatan yazarlarımız da “küçük insanlar”ın hikayelerini anlatmadı.

***

Yazı yolculuğumun keyifli bir yerindeyim. Belki daha kötü günler de olacak, daha keyifli günler de fakat el’an yazmaktan çok keyif alıyorum. Bir yandan da “ne yapıyorum?” sorusunu soruyor, üzerine kafa yoruyorum sık sık. Çünkü aradan zaman geçtikten sonra geri dönüp baktığımda, yol üzerine ufak taşlar bırakıyorum, geldiğim güzergâhı unutmamak için.

Büyük yazarların anlattığı büyük hikayelere saygıyla, küçük insanların “büyük hikayeleri”ni anlatmak istiyorum. Yazı yolculuğu üzerine bıraktığım ilk taşlar böyle hikayelerden oluşuyor.

Fakat, henüz hiç kimseye anlatmadığım hikayelerim var.

Zaman akıyor, hikayeler/hayatlar devam ediyor.

Yorumlar

Yorumlar