Bu memlekette, 23’te kurulan ve 60’da, 70’de, 80’de, 93’de, 98’de tahkim edilen diktatörlüğün “bug”ını iki kişi bulmuş; biri meşhur mesihlerimizden, fıkrasına gülünmeyen adam Hasan Mezarcı, öbürü de mesihliğini ilan etmenin ucundan dönen Rabat Tuncay Güney‘dir.

Artık kısmen gündemimizden çıkan “gladyo” kelimesini birkaç yıl öncesine kadar hepimiz sık sık kullanırdık fakat ne olduğuna dair o kadar çok tanım, teori, komplo üretildi ki, son geldiğimiz noktada “galdyo” kelimesi aşağı yukarı her şeyin yerine kullanılabilir oldu. Etrafından dolaşanlar için pek sorun olmadı ama doğru tanıma yaklaşanlar veya ucundan kıyısından bir yerinden, yaptığı tanımla gerçekten gladyo’ya dokunanlar yandı. Bu aslında tarih boyunca da hep böyle olmuş, yakın tarih açısından bakacak olursak Savcı Doğan Öz cinayeti ve Turgut Özal‘ın kendisine düzenlenen suikasti araştırıp, bir noktadan sonra üstüne gidememesi, bu yapıya dokunanın başına ne geldiğine dair fikir verebilir.

Başlık başlık gidelim.

“Derin Devlet” diyerek iyi bir isimlendirme yaptığımız bu yapı yeni değil, bize özgü de değil. Bu lafları çokça duyduk, piyasada bu yönüyle anlatan epeyce de kitap var. En meşhur ve popüler tarihi örneklerinden biri Hassan Sabbah ve fedaileridir, fakat bu yöntem mevzuun sadece bir veçhesi… Mesela bir diğer (ve bence asıl) veçhesi Hürrem Sultan ve Rüstem Paşa koalisyonu, aynı şekilde mücadelenin karşı tarafı Pargalı İbrahim

Bu yapı aslında, içinde birçok benzer yapı ve yöntemi barındıran bir format, bir zihniyet. Vak’a üzerine koymamız gereken şablonu iyi tanımlayınca her dönemde varolan bu formatı anlayabiliriz. Şablon şudur: “Meşru iktidardan gayri meşru yollarla pay alma mücadelesi”

Kanuni örneğinden devam edelim. Kanuni’nin iktidarı meşrudur, çünkü adamın babası padişah. Bu kadar basit. Kanuni’nin yaşadığı dönem, kurallar, toplumsal düzen, felsefi anlayış vesair hesaba katıldığında, tek meşru iktidar Kanuni’nin iktidarıdır. Etrafında bu iktidarın nimetlerinden yararlanan bir çok insan vardır, bu durum da sonuna kadar meşrudur, yani Hürrem, Kanuni’nin eşi olduğu için, Pargalı İbrahim arkadaşı-veziri olduğu için belirli çerçevelerde iktidar sahibidirler; iktidarları bu çerçevede meşrudur fakat iktidarlarının kaynağı Kanuni’dir. Bu meşruluk Kanuni’nin iktidarı dairesinde geçerlidir, “sınırlı ve sorumlu”dur, yani iş Kanuni’nin “iktidarından pay talep etme”ye gelince, o payı talep edenin kellesi gider, çünkü bu talep gayrimeşrudur. İktidarın el değiştirmesinin yolu bellidir, babası padişah olan padişah olur, o dönem için, babanız padişah değilse, iktdardan pay alma talebinize “üzgünüz, sizin için uygun bir pozisyonumuz bulunmuyor, başka bir yüzyılda istediğiniz takdirde talebiniz tekrar değerlendirilecektir” şeklinde bir cevap alırsınız. Tabi bu durumu kabullenemeyenlerin bazıları gayrimeşru yollara tevessül ediyor, kimi zaman başarıyorlar, kimi zaman da başaramıyorlar. Ve maalesef bu gayrimeşru yolların sonucunda mutlaka kan dökülüyor, kimin başardığına göre giden kelle farklılaşıyor ama sonuçta bir gerçek var ki, kelleler havada uçuşuyor.

İşi karikatürden biraz çıkaralım. Cumhuriyetin kuruluşuna dair Sevan Nişanyan iyi yazılar yazdı; kuruluşu “Bir, mal kavgasıydı. İki, iktidar kavgasıydı. Üç, İslam kavgasıydı. O kadar.” şeklinde özetledi, ki katılıyorum. Bu yazıda da konu daha çok ikinci kısım fakat Nişanyan’ın yazılarına ilgilenenler mutlaka baksın. Aslında Yanlış Cumhuriyet‘te bir nevi “ok, güzel, kurmuşsun ama olmamış hacaabi” diyordu Nişanyan, fakat kitabın yazıldığı dönem, ortalıkta fırıl fırıl dönen beyaz reno‘ların kol gezdiği yıllar olduğu için bazı şeyleri ima ediyor ama söylemiyor, bütün tarifini yapıyor ama “diktatör” demiyordu kitapta, şu sıralar da “ifade özgürlüğü ayaklar altında çiğnendiği” için de çatır çatır yazıyor.

Biz konumuza dönelim, 23’te, aslında darbeci bir kadro, birkaç denemesinin ve çeşitli mücadele/ittifak dengelerinin sonucunda bir cumhuriyet kuruyor ama bu cumhuriyet harbiden “yanlış” kuruluyor. Meşhur Bab-ı Âli baskını, Enver Paşalar, Yakup Cemil’ler, Üç Aliler vesair, şimdilerde güzel romanlarımızın kahramanları ama o yıllarda beyaz reno icat olunmadığı için, bu işler başka türlü yapılıyor ve bu ekip Osmanlı’nın beyaz reno’cuları… Son tahlilde, doğru-yanlış her neyse, kurulan cumhuriyette de eski adetlerden vazgeçilmiyor; Birinci Meclis‘ten İkinci Meclis‘e geçiş yanlış kurulan cumhuriyetin ilk başarılı operasyonlarından birisi oluyor. Bu “başarılı operasyon” kavramı önemli! Zira “demokratik” olması arzulanan fakat çakma Sovyet cumhuriyet ile başarısız bir batı diktatörlüğü arasında bir şey olarak “yanlış” kurulan “kemalist diktatörlük”, malum, kazara demokratikleşmeye doğru gitmeye yüz tuttuğunda ilk olarak 60’ta, sonra 70’te, 80’de, 97’de birçok defa tahkim ediliyor.

Bu dönemlerin hepsi için ayrı ayrı uzunca yazıldı, artık bazı bilgiler çok şükür ki kamuoyunda daha bilinir hale geldi; bu “başarılı operasyonlar”a dair birkaç spot örnek verip biraz hızlanalım: Mesela 6-7 Eylül olayları için Sabri Yirmibeşoğlu’nun o müthiş itirafı:

“6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.

Bir diğer güzel örnek Marmaris Ressamı Kenan Evren‘den gelsin:

“Müdahaleye karar vermeden bir yıl boyunca düşündük. Şartların olgunlaşmasını bekledik.”

Aslında şartlar bir yandan olgunlaştırılırken, bu yapıya dokunmaya karar veren biri vardır:

[Savcı Doğan] Öz, başlatacağı büyük soruşturmanın bir ön çalışması olarak kısa bir rapor da yazmıştır. Raporda kontrgerilla hakkında şunları ifade etmiştir: “Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç, demokrasi umudunu yok etmek; onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. (…) Bu örgütler, devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir. (Vikipedi Maddesi‘nden)

Savcı Öz 1978’de suikaste kurban gider.

Kaseti biraz ileri saralım.

Hızlıca bahsedip geçtiğimiz Birinci Meclis’ten İkinci Meclis’e geçiş operasyonu kısaca şudur: Birinci Meclis içinde Mustafa Kemal‘e muhalefet eden İkinci Grup, İkinci Meclis’te yoktur. Bu operasyonda kritik öneme sahip olaylardan biri Ali Şükrü Bey suikastidir.  İşte Mesih Hasan Mezarcı, bu suikast üzerinden yola çıkarak, geriye dönük olarak yapıyı analiz eden ve (en azından profil olarak; meclise önerge veren bir milletvekili olması nedeniyle) kamusal alanda açık açık ifade eden ilk kişidir. Bu neden önemli? Çünkü doğru sorularla ve tespitlerle “tehlike oluşturmaya” başlıyor, tıpkı savcı Doğan Öz‘ün dokunmaya çalışması gibi… Nitekim Mezarcı da hayatının yanlışı olacak hamleyi 1992’de yapıyor:

“— İstanbul Milletvekili Hasan Mezara ve 12 arkadaşının, Kontrgerilla ve özel Harp Dairesi ile ilgili olarak ortaya atılan iddiaları açıklığa kavuşturmak amacıyla Meclis araştır­ması açılmasına ilişkin önergesi”

Ve bu yapıya ciddi olarak son dokunan kişi Rabat Tuncay Güney olmuş.

KAZA
Bir kaza oldu. Neredeyse 80 yıldır gayet iyi giden bir sistemin sümen altı edilen kirli dosyaları bir kaza ile ortalığa öyle bir saçıldı ki, toparlamak için epey bir temizlik yapmak gerekti. Susurluk’un ayranının şöhretini geride bırakan trafik kazasında bir milletvekili, üst düzey bir emniyet görevlisi, kırmızı bültenle aranan bir kontrgerilla üyesi ve onun sevgilisi aynı arabadaydı. Kaza o kadar sembolikti ki, 80 yıllık cumhuriyetin tarihindeki en önemli dönüm noktalarından birisi oldu.

susurluk-kazasi

Susurluk kazasıyla “derin devlet” sıradan vatandaşın literatürüne girdi. “Devlet çetelerden arındırılsın” sloganlarıyla özetlenebilecek bir kamuoyu oluştu ve ilk defa kuyruğundan yakalanan canavar ciddi manada takip edilmeye başlandı. Daha öncesindeki denemelerin hiçbirinde bu kadar ileri gidilememişti ve ufak tefek şeyler açığa çıkmaya başlamıştı. Aslında daha önce de denenmişti ama hiç birinde bu kadar bilgi ortalığa dökülmemişti, bu defa farklılık neydi? En önemli farklardan birisi “iletişim platformları”nın çeşitlenmesi ve aynı zamandan dünyanın artık “başka bir yer”e doğru gidiyor olmasıydı.

1990’da AB bir karar almıştı. Kararda, birkaç üye devletin 40 yıldır gizli faaliyet gösteren gizli bir yapılanmanın açığa çıkarıldığı ve bu yapılanmanın diğer birçok devlette de varolduğunu; bu yapıların bütün demokratik denetimlerden bir şekilde kaçtığını ve ülkelerin iç siyasetlerine müdahaleler yaptığını, bu müdahalelerin devam ediyor olmasından korkulduğunu, hasılı bu yapıların tasfiyesine dair bir şeyler yapılması gerektiğini karara bağlamıştı. Avrupa, yıkılan Berlin Duvarı ile birlikte Soğuk Savaş‘ın pisliklerini temizlemeye karar vermişti.

Bizde yakalanan yapı da, aslında ta cumhuriyetin kuruluşunda var olan yapının dönüşmüş olarak devam eden haliydi. İlk yazıda bahsettiğim format, 1950’lerde NATO‘ya üye ülkelerde yeniden formüle edilmiş, her ülkede farklı isimlerle fakat aynı yöntemlerle hayata geçirilmişti. Askeri ve sivil kanatları olan, hesap vermeyen bu yapılar, toprak altına gömülen silahlar, özel eğitilen asker ve siviller gibi birçok ortak yöntemle bir çeşit “uyuyan ordu” şeklinde faaliyet gösteriyordu. Amaç, Sovyetler’den gelebilecek bir komünist işgale karşı önlem almaktı ve bu çerçevede hücre yapılanması esasına dayalı olarak kurulmuşlardı. Aslında Cumhuriyetin kurulmasında ve kurumsallaşmasında kullanılan manivela bu yapıya evrilmişti, demokratik rejimin tahkiminde kullanılmaya devam ediyordu; bu yapı darbe öncesi ortamları hazırlayan, başarılı operasyonlar gerçekleştiren ve her defasında “demokratik denetim”den kaçabilen bir yapı olmuştu. Meşru iktidardan gayri meşru yollarla pay almaya alışmış olan odaklar bu yapı aracılığı ile meşru iktidarı kontrol altında tutmaya devam etti.

Avrupa’da etkisizleştirilmeye başlayan yapılar, 1990’ların ortalarında, özellikle Susurluk kazasından sonra, Türkiye’de de artık konuşulur olmuştu. Bu dönem aslında Türkiye’nin en karanlık yıllarıydı fakat bir yandan da bu karanlığı AB üyeliği vizyonu ile aşmaya çalıştığımız yıllardı. İşte bu yapı, tam da AB parlamentosunun kararından dediği gibi, Türkiye’de “hala müdahalelerini devam ettirebiliyor”du.

“Kaza”ra ortaya çıkan yapının peşinden bir yere kadar gidildi. Can Dündar o dönem Özel Harp Dairesi‘nin önünde çekimler yaptı, Susurluk kazasında yakalanan “şey” deşifre edildi. Bunda Can Dündar gibi romantik devrimcilerimizin emeği büyük, zira yakalanan yapı “ülkücü”ydü. Fakat Susurluk Avrupa’da olan Gladyo‘dan kurtulma gibi bir şey olmadı bizde ve ülkücü tetikçiler tasfiye edildikten sonra mesele kapandı gitti.

Susurluk, zihnimizde derin devleti ülkücüler ile eşleştirip hayatımızdan çekildi. Malum 90’lı yıllar, Türkiye’nin en karanlık yılları olarak devam etti.

BİZİM ÇOCUKLAR 

2001’de Tuncay Güney diye bir adam, otomobil kaçakçılığı filan gibi bir suçtan gözaltına alınıyor, evi aranıyor ve evinden altı çuval belge çıkıyor. Bu belgeler, Türkiye’deki Gladio yapılanmasının Ergenekon ismiyle faaliyet gösterdiği, 1999 civarında “re-organize” olduğu gibi dehşet bilgiler, şemalar, yönergeler içeriyor.

Adil Serdar Saçan’ın yürüttüğü bir soruşturmada Güney’in saatlerce (bazı kısımlarında işkenceyle) ifadesi alınıyor ve Güney bu ifadelerde Türkiye’de ne kadar karanlık isim varsa hepsinin ilişkileri bir bir anlatıyor. Fakat gümbürtü kopmuyor, o belgeler de Güney de ortadan kayboluyor. (Belgeler emniyette olması gerekirken birkaç yıl sonra Adil Serdar Saçan’ın emeklilik sonrası çalıştığı bir fabrikadan çıkıyor vesaire…)

Mesele kapanıyor, ta ki 2007’ye kadar…

12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda 27 tane el bombası bulunuyor. Bu el bombalarının bir yıl önce Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan el bombalarıyla aynı olduğu ortaya çıkıyor, bombaların bulunduğu evi kiralayanların filan ilişkileri araştırılınca ipin bir ucu Danıştay saldırısını düzenleyen Alparslan Arslan’a filan uzanıyor, derken malum gümbürtülü Ergenekon davaları ve dalgalar başlıyor, sonrası bir çeşit tufan… Hepimiz yaşadık o günleri.

Neyse uzatmayalım, bu anlattıklarımın ayrıntıları ve daha fazlasını merak ediyorsanız mutlaka bakın çünkü çok fantastik bir durum, inanılmaz fakat gözümüzün önünde çevrilen bir film gibi… Benim bu yazıda işaret edeceğim yer açısından hikayenin bu kadarı yeterli.

Şimdi, ilk iki yazıda ve bu yazının buraya kadarki kısmında anlatmaya çalıştığım bu fantastik yapı, en başta söylediğim şeyin “iktidar mücadelesi”nin “gayri meşru” tarafını oluşturuyor. Nitekim Ergenekon davası veya sürecini okuduğunuzda, bütün her şeyin iktidardaki partinin bir darbe sonucu iktidardan indirilmesi ve yerine kontrol edilebilir bir yapının oluşturulması planlanıyor. AKP’nin iktidara geldiği günden başlamak üzere sayısız darbe planı ve teşebbüsü yaşadığımız ortaya çıktı, Danıştay saldırısı, Hrant cinayeti, misyoner cinayetleri gibi olayların da “şartları olgunlaştırma” hamleleri olduğu ortaya döküldü. İşin “yani”si, tüm bu olan biten, tarih boyunca devam eden bir mücadelenin bizim payımıza düşen kısmından ibaret.

Gümbürtülü bir yedi yıl, tutuklama dalgaları, davalar, yargılamalar, olaylar olaylar…

Sonra n’ooldu?

7 Şubat 2012 itibariyle, şimdiye kadar ne olduysa o oldu: Olan biten her şeyin bir “derin güç mücadelesi” olduğu ortaya çıktı.

Susurluk’ta derin devleti tasfiye etmediğimiz, sadece kontrol dışına çıkan ülkücü birkaç tetikçi birkaç da bağlatılı hücrenin saf dışı bırakıldığını anlamıştık. 7 Şubat’ta ise aslında yine derin devleti tasfiye filan edemediğimizi, sadece Ergenekon denen yapının kısmi olarak deşifre edilip tasfiye edildiğini görmüş olduk. Susurluk gibi, Ergenekon süreci de çok meşru bir temelden hareket ettiği için oluşan illüzyon gözlerimizi almış, biz cambaza bakarken aslında başka bir şey olmuş. Sade vatandaş açısından aksi de pek mümkün değil, çünkü bu iki sürece de “derin devletle mücadele söz konusu değil” diyemiyoruz, çok ciddi bir “derin devlet birimlerinin tasfiyesi” söz konusu. Fakat illüzyon şurada, bu yapılar tasfiye edilirken asıl yapılması gereken şey “bataklığı kurutmak” veya Rakel Dink’in deyimiyle, “bebekten katil yaratan karanlık”a küfretmek değil, orasını aydınlatmak, yani derin devletin meşru iktidarı kıstırmasına imkan veren “sistem”i değiştirmek. Biz iki süreçte de sistemi değiştirmek yerine, sistemin başına “bizim çocuklar”ı getirdik. “Bizim çocuklar” diğerlerini tasfiye edince fark ettik ki, meğer onlar bizim çocuklar değil, birilerinin “our boys”u imiş.

Hasıl-ı kelam, el elde, baş başta, o kadar emekten sonra, derin devleti tasfiye ettik sandık yine ama yerine “lacivert” bir vesayeti getirdik gibi görünüyor.

Yorumlar

Yorumlar