“Dumanaltı Memleket Meseleleri”nin Hikayesi

dumanalti-memleket-meseleleri-01Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 756

Seyit’in yerini sevemedim. Pansiyonun gediklileri akşam yemeğinden sonra Seyit’in yerinde tam tekmil hazır bulunurdu ama ben o ortama giremedim. Huzur Çayevi’ydi bizim mekân. Çayocağının ön kısmı gelen gidene, ocaktan bu taraftaki bölme daimi müşterilere tahsis edilmişti, burasının muhabbeti ayrı dönerdi.

Fırından bi katmer bi çörek, şarküteriden tulum peyniri ve bir duble çay… Bu menüyü aşan bir aranjman henüz görmedim. Eğer iki üç kişiyi ikna edebilirsek voltranı oluşturup sucuklu pide… (Sucuklu pide pahalıya geliyor, en az dört kişi olmazsak kurtarmıyor.) Mezkur menüyle güzelcene kifaf-ı nefs eyledikten sonra, peşine bir de ince bellide keyif çayı…

Bir zaman sonra tadı kaçtı Huzur Çayevi’nin… Sağda solda takıldık. Sonraları yeni bir yer açıldı, Metin Abi’nin yeri. Metin Abi mahalleden dayımların akranı, dayılarımın arkadaşı olduğu için ayrıca bir yakınlık da var, dolayısıyla rahat hissediyordum kendimi. Bizim ekip Metin Abi’nin yerine takılmaya başladı, bizim “ocak” burası oldu: Diyafon sesine aşinalığımızı burada pekiştirdik; dükkan önü galerici kavgasına burada şahit olduk, mahallenin delisini, meczubunu, kıl esnafını burada tanıdık, amele dolandıran simsarı da burada gördük. Yazdığı şiirleri yayınlatamayan her taşralının hayalini süsleyen ve çıktığında “harika olacak” olan o isyan mevkutesini müjdeleyen “Biz de bir dergi çıkaralım lan!” cümlesi de burada kuruldu. Cepte beş kuruş para yokken bile hesap derdine düşmeden masaya oturup çaylar burada söylendi, hesabı Alman usulü ödemekten edep edilip, ilk hesap kavgaları burada yapıldı. Atom fiziğine burada nalet edildi, itlik, hergelelik, madrabazlık burada görüldü ve delikanlı adamlığın adabı burada öğrenildi. Lise bittiğinde devletin istediği diploma okuldan, asıl diploma çay ocağından alındı.

Sonuçta üç kutsal ocak vardır, baba ocağı, asker ocağı ve çay ocağı…

***

Üniversite okumaya, Ankara’ya geldiğimde ilk sıralar bir yer bulamadım. Birinci sınıfın sonlarına doğru Sıhhiye’de eski bir tiyatrocunun işlettiği, avukatlarla davalıların takıldığı bir mekâna takıldım. Çayı güzeldi. Fakat iş yapmadı, kapandı. Ne vesileyle hatırlamıyorum, Gökkuşağı’nı keşfettim. Birleşik Kitabevi’nin dergi reyonu önünde ayaklarıma kara sular inene kadar dikilip, sonrasında Gökkuşağı’na geçip, çay söylemeden servisin gelmesini beklemeye başladım, adet böyleydi. Ankara’nın entelektüel takımının taburelerden gelip geçişine şahitlik ettim. Ve Gökkuşağı da kapandı. Tekke dağıldı, müridân perişan…

Bir çay ocağına uğramayalı ne kadar oldu, muhabbeti kucağa düşürmeyeli aradan ne kadar yıl geçti hatırlamıyorum. Köprünün altından çok su, başımdan çok iş geçti. Sevdim, sevildim, âşık oldum, aşk acısı çektim, hayat bir süre beni kovboy filmlerindeki ıssızlaşmış sokaktaki düello öncesinde sahnede yuvarlanan diken gibi sürükledi… Hayatımdan çok insan, ayaklarımın altından çok şehir, o şehirlerin içinden çok ırmak geçti. Dönüp dolaşıp geri döndüm kürkçü dükkanına, Ankara’ya…

Üniversiteye başladığım yıllarda “Life Style” dergilerini okurdum, okurken de “ulan adamlardaki derde bak” diye hayret ederdim. İçten içe özenirdim bu modern insan dertlerine… Son sıraları fark ettim ki, artık o dergilerde dertlerime deva ararken buluyorum kendimi… Vaktiyle, İsmet Özel’i televizyonda Türkçülük mevzularını anlatırken gördüğümde, artık benim lise yıllarında büyük şaşkınlıkla ve heyecandan kalbim duracakmış gibi okuduğum mısraların şairi olmadığını anlamıştım. Fakat  o da ne: Ben de artık lise yıllarında İsmet Özel okuyan o çocuk değilim! Bambaşka bir hayat yaşıyorum.

Uzun bir süredir, bilfiil aşk acısı çektiğimden mütevellit şarkı dinlemiyorum, şiir okumuyorum, edebiyattan kopmuşum. Zaman bu gidişe bir dur deme zamanıdır deyip, edebiyat dergilerini koltuğumun altına doldurup mekân aramaya başladım, yerimiz belli olsun, arayan bulsun diye. Ve tabi bulamadım. Ne Sivas’taki Çerkez’in Kahvesi, ne Ankara Kalesi’deki Dadaş Emminin yeri, ne de Antep’teki Tahmis’in kahvesi… İz yok.

***

Hasıl-ı kelâm, sonunda geldik, Gerçek Hayat’ın bu sayfasına attık tabureyi. Nasipse, haftada bir burada buluşacağız. Bu sayfadaki yazılar bir çayocağının camını buğulandıran muhabbetlere selam olarak görülebilir.

Dumanaltı Memleket Meseleleri, büyük şehre okumaya gelip kalan, şehrin ve hayatın koşturmacasından her sıyrıldığında, içindeki taşralıyla başbaşa, bir nargilenin dumanında memleket meselelerini dumanaltı eden taşralıların hikayesidir.

Gün aşırı çayocağında toplanan, şiirlerini yayınlatamadığı taşra dergisine kızıp dergi çıkaran, kasabanın okumuş yazmış çocuklarının hikayesidir.

Dumanaltı Memleket Meseleleri, şehre gelirken büyüdüğü küçük kasabayı, okuduğu yatılıyı da yanında getiren ve büyük şehrin hengamesine direnen taşra çocuklarının hikayesidir.

Vira bismillah…

***

“yatsıyı kıldı mı damlar birer birer

ince kar kuşanmış eski adamlar

evvela buzlu selamlar

çözülür aynalarda ‘aleykümselam’

halhatır sorulur hoşbeş edilir

derken lakırdılar dumanaltı”

Beşir Ayvazoğlu, “Çerkezin kahvede bir kış gecesi”

Yorumlar

Yorumlar