Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 762

Aslında düzenli takip etmiyordum, denk geldikçe bakıyordum; akşamüzeri tüm misketlerini üttürüp moralim bozuk eve dönünce, güzel bi marul dürümü yapıp televizyonun karşısına oturdum, Süper Baba var. O bölümde Ali’yi yatılı okula verdiler. Fiko ve aile efradı Ali’yi okula bıraktıktan sonra döndü, hüzünlü bir ayrılma sahnesi yaşandı. O zaman içimden “yatılı okul” meselesine imrendiğimi hatırlıyorum, “evden uzakta” olma fikri hoşuma gitmişti, bir çeşit “değişiklik” ve “özgürlük vaadi” de diyebiliriz. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır”daki “ferahlık”tı belki imrendiğim. İzlediğim bu sahnede hissettiğim şeyi hatırladığımda, yatılının birinci yılında, yedinci yatakhanenin camından dışarı bakıyor, araba geçmeyen yola nizam veren trafik ışıklarını seyrediyor ve dışarda avare gezen çöpçülere dışarda avare gezebildikleri için imreniyordum. Keşke başka bir dua etseymişim diye aklımdan geçiyordu, “biter mi lan dört yıl?” diye hayıflanıyordum. O dört yılın üstüne beş tane dört yıl bitti.

“Evden uzakta” olduğumu ilk defa o zaman hissetmiştim. Zar zor “evci çıkıp” iki haftada bir ev’e gidiyorduk; Cuma en güzel, Pazar en berbat günleriydi haftanın. İlk sıraları pek anlamasam da giderek evden uzaklaşıyordum. Mesela bensiz pikniğe gidiyordu bizimkiler, gelecek planlarında yerim sınırlıydı. Herkesin ortak anılarının bazılarında ben yoktum. Evde artık belli bir yatağım yoktu, nerede istersem yatıyordum, salonda, televizyonlu odada, çocuk odasında, nerede istersem… Bu aslında bir ayrıcalıktı, fakat bu “anonimlik” aslında evin sakinlerine değil de misafirlerine özgü bir şeydi, demek ki artık “evin sakinleri” arasında sayılmıyordum.

***.

Hâlâ “evim” diyebildiğim bir yer yok, oturduğum ev benim değil, bundan önce paylaştığım evler de benim değildi. Evli değilim, her mânâda… Babamın evi olmasa “gidecek yerim yok” bile diyebilirim ama babamın evi var şükür.

Peki ev illa dört duvar, bir çatı mıdır? Evet, ev illa dört duvar bir çatıdır. Bütün mecazi manaları, metaforlarla bezenmiş tanımları doğru olsa da, ev dört duvar bir çatıdır, o yoksa ne metaforların, ne de mecazi manalarının geçer akçeliği yoktur.

***

Doğduğumuz evlerde ölmüyoruz. Dedemizin doğduğu evde ölmek zaten mümkün değil. Bu durum bir “hafızasızlık” ve hatta bazen bir “köksüzlük” yaratıyor. Aile hafızamız elli yıl geriye gitmiyor. Kazara korunmuş bir albüm haricinde görsel bir aile arşivimiz yok, saklanmış ve sararmış birkaç resim haricinde yazılı bir arşivimiz yok. İstisnalar mutlaka var fakat Anadolu’nun kısm-ı küllisi bu söylediklerimden azade değildir.

Hep böyle değilmiş, esasında “böyle gelmemiş” ve böyle gitmemeli. Kendi adıma en büyük çabam, bu “kayıtsızlık” haline elimden geldiğince direnmek ve kişisel tarihimi kayıt altına almak, sonuçta bir yerden başlamalı.

Her gittiğim yerden yeğenlerime kart atıyorum. Çoğu zaman ucu ucuna yetiştiriyorum fakat mutlaka atıyorum. Çok orjinal şeyşer değil, çok orjinal şeyler de yazmıyorum. Fakat mutlaka atıyorum kartı. Şimdilerde yeğenlerim kartların geldiği şehirleri birlikte gezme hayalleri kuruyorlar. Büyük bir heyecanla beklediğim şeylerden bir tanesi de gerçekten bir gün yeğenlerimle o kart attığım yerleri tekrar gezmek, Tiflis, Köln, Hamburg, New York, Rabat, Sofya…

***

Evet, ev illa dört duvar ve bir çatıdır fakat o dört duvar ve bir çatıyı yine de ev yapan ailemizdir. Anne, baba, kardeşler, yeğenler, hala, teyze, dayı, amca, kuzen… Bizim kaybettiğimiz, benim zaman zaman imrendiğim ve yazılarımda izini görebileceğiniz şeylerden birisi olan “kayıt tutma” işi ise, bütün bu dökümünü yaptığımız şeyi suya yazı yazmaktan çıkaran, aile hafıasına katan şey… Bir kese kağıdına yazılmış bir tarih bile o kadar önemli bir şeydir ki, bunu ancak o an bir kese kağıdına dahi bir tarih atılmamışsa anlayabilirsiniz; şimdi çok önem verdiğimiz doğum tarihlerimizi düşünün, büyüklerimizin çoğunun doğum tarihi bir takvim yaprağının kenarına düşülmüş nottan ibarettir.

***

Mevzu uzun fakat kısaca söylemek gerekirse, “gezgin ruhlar” değiliz ama yerleşemiyoruz da… En azından kayıt tutalım…

Yorumlar

Yorumlar