Gabriel Garcia Marquez Kitapları

Latin Amerika’nın efsanesi, nam-ı diğer Gabo. Yakınlarda okuduğum birkaç Gabriel Garcia Marquez kitapları, yazarın romancılığı haricinde de müthiş bir edebiyatçı olduğunu görmemi sağladı.

Şu sıralar Şili tarihine dalmamak için kendime hakim olmaya çalışıyorum. Neruda’nın Postacısı ile başlayan Şili ilgim Gabriel Garcia Marquez’in Şili’de Gizlice’sini okuyunca artık dayanılmaz hale geldi. Kendime hakim olmaya çalışmamın nedeni, eğer böyle bir ilgiyle bir okumaya başlarsam kendimi kaybedecek şekilde dalmam ve uzun bir süre o meselenin içinde kaybolmamla sonuçlanıyor. Bunu şu sıralar yapmak istemiyorum zira hali hazırda Rus Edebiyatı’nı kronolojik okumanın çok keyifli bir noktasındayım, en azından bunu tamamlayıp sonra diğerine geçmek istiyorum. Bu kısa hasbihâlden sonra gelelim asıl meseleye…

Marquez’in üç kısa romanını okudum, “Kırmızı Pazartesi”, “Benim Hüzünlü Orospularım” ve “Aşk ve Öbür Cinler”… Bu üç kitabı da çok sevdim fakat Marquez’in genel tarzına, “büyülü gerçekçilik akımı”na pek ısınamadım. Favori yazarlarımı sorsanız aralarında mutlaka Marquez’in adını sayarım ama bu üç küçük romanından hareketle mesela en baba eseri “Yüz Yıllık Yalnızlık” veya “Kolera Günlerinde Aşk”ı okumaya cesaret edebilir miyim? Sanmıyorum. Belki zamanı gelmedi, yıllar sonra belki okuyacağım ama kesinlikle şu sıralar değil…

Peki üç küçük romanını okuduğum ve asıl eserlerini okumaya tırstığım bir yazar hakkında bu tantanayı neden yapıyorum? Şundan dolayı: Marquez benim favori yazarlarımdan biri. 😁 Sadece romanları ile aram limoni.

Marquez romanları haricinde okuduğum iki kitabını o kadar sevdim ki, tarifi namümkün, bence türünün en iyi iki örneği.

Doğu Avrupa’da Yolculuk

Doğu Avrupa’da Yolculuk, müthiş bir seyahatnâme. Hani bazen biriyle karşılaşırsınız, bir işi müthiş yapıyordur, mesela şairler için düşünün, harika şiirleri var; acaba bir roman yazsa nasıl olur diye düşünürsünüz. İşte bu kitap böyle bir soruya cevap veriyor: Müthiş bir romancı bir seyahatnâme yazsa nasıl olur? Cevap tek kelime ile: müthiş!

Marquez bir grup arkadaşı ile soğuk savaşın şaşalı yıllarında, SSCB’nin propagandalar ile adeta bir “cennet” görüntüsü verdiği sıralar, Sovyet yönetiminin davetiyle, düzenlenen bir “Tarım Fuarı”na gazeteci olarak katılmak için araba ile yola çıkıyorlar. Sovyetler etkisindeki ve yönetimindeki ülkelerde molalar vererek, bizim tabirle “geze geze” Moskova’ya gidiyorlar. “Yol üstü” tanımı ne kadar heyecan verebilir; işte size Marquez’in yol üstü güzergahı: Çekoslovakya, Macaristan, Polonya… Prag, Varşova…

Mola verdikleri yerlerde takıldıkları mekânları öyle güzel anlatıyor, insanları ve ruh hallerini öyle isabetli tarif ediyor ki, kitap okumaktan ziyade kimi zaman ekipten biri olarak olan biteni o mekândaymış gibi müşahade ediyorsunuz, kimi zaman da bir film izliyor hissine kapılıyorsunuz.

Yol boyunca ve mola verdikleri yerlerde elbette müzik dinliyorlar ve müthiş bir tecrübe de buradan çıkıyor, şarkılar yolculuğun havasını o kadar güzel yansıtıyor ki, gerçekten o arabada siz de varmışsınız gibi çeviriyorsunuz sayfaları.

Bu yazıya da göz atın >>  Aylak Adam Yusuf Atılgan ve Anayurt Oteli

Ve bir sürpriz, Can Yayınları sitesinde, bir spotify listesinde yol boyunca çalan şarkıları derlemişler. Tavsiyem kitabı okurken bu listeyi de dinleyin. Okumak çok boyutlu bir iştir ve bu kitap, okumak haricinde, izlemek, dinlemek, birlikte gezmek gibi zihninizin elverdiği tüm boyutlarıyla bir okumadan ziyade bir “tecrübe” sunuyor.

Şili’de Gizlice

Türü roman olsa “yok daha neler” denecek bir kurguya sahip, tamamen gerçek ama bildiğiniz fantastik bir hayat öyküsü Şili’de Gizlice. Televizyonda yayınlanacak filmlerin tanıtımlarında kullanılan o klişe tabir var ya, o tanım bu kitap için bulunmuş olabilir: Nefes nefese takip edeceğiniz, gerçek bir öykü!

Şili’nin diktatörü Pinochet yönetimi hüküm sürmeye başlayınca, darbeden sonra birçok yazar, şair, yönetmen ülkeden kaçmış, kimisi zorunlu kimisi gönüllü bir sürgüne mahkum olmuş. Yönetmen Miguel Littin de bunlardan birisi. Okurları olarak şanslıyız ki, Marquez’in yolu Littin ile kesişmiş ve zor da olsa Marquez Littin’i öyküsünü anlatması için ikna etmiş.

Littin’in ülkeye doğal yollardan girmesi, ülkede görülmesi neredeyse imkansız, hatta hayati bir tehlike. Fakat çılgınca bir fikirle macera başlıyor. Littin Uruguaylı bir tüccar kılığında, sahte bir isim sahte pasaport ve tamamen sahte bir geçmişle ülkeye giriyor. Sadece Littin değil, bir Fransız, bir İtalyan çekim ekibi de Şili hakkında bir belgesel çekmek için, birbirlerinden habersiz ülkeye giriyor. Littin, müthiş bir ajanlık filmini andıran yöntemlerle, birbirinden habersiz çekim ekiplerini yönlendirerek ederek, ülkede belgesel çekimini koordine ediyor. Aslına bakarsanız dağ taş, doğa belgeseli çekiyorlar fakat esas hikaye elbette ki diktatörlük yönetimindeki Şili. Kılıf olarak kullandıkları belgesel için çekim iznini kolay alıyorlar, fakat şansları öyle yaver gidiyor ki, Pinochet’in makam odasında bile çekim yapıyorlar. 😁

Okumanın tadını kaçırmamak için ayrıntı vermiyorum ama beni en çok etkileyen kısımlar, en ufak bir yanlışta hayatıyla ödeyebilecek bir tehlike söz konusu iken Littin’in “anılarına hakim olamaması” ve hayatını tehlikeye atacak şekilde geçmişinin peşine takılması oldu. Yine ayrıntı vermeyeceğim ama mesela şöyle bir sahne düşünün, yolda yürürken birden yıllardır görmediği kayınvalidesini görüyor. Eğer kayınvalidesi onu tanırsa hayatı tehlikeye girecek ama Littin o kadar özlemiş ki, boynuna sarılmamak, kendini tanıtmamak için zor duruyor ve tüm bunlar olurken yaşadığı ikilemi düşünün, bir yandan sarılmak istiyor bir yandan da inşallah tanımaz diye dua ediyor.

Ve tüm bu hikayeyi Marquez anlatıyor. Klişe ama başka bir tanım bulamıyorum, nefes kesen, nefes nefese okuyacağınız bir hikâye.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir