yalnız-köpek-2

Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 759

Ne büyük bir dünyaydı çocukluğum, her şey ne kadar kocamandı. Hele evimiz… Çatısı bir dünya, bildiğin 007 James Bond çekim stüdyosu; bodrum kat başka bir dünya, sanki dersin Indiana Jons mağarası; salon bildiğin stadyum, mutfak kocaman bir restoran ve oturma odası koca bir hayatın geçebileceği kadar geniş, herkesin birarada olduğu bir “mahalle”… Gümbür gümbür yanan bir soba, kuzinesinde kıvama gelen patatesler, kenarında çıtırdayan yufka; ateşe yakın kısımda güğümle su, yanında demlikte çay, boruya takılı askıda kuruyan havlu ve cama pıtır pıtır vuran kırk ikindi yağmurları…

O evi yaptırırken babam mesai saatini çalıştığı işle dolduruyor, mesaiden sonra da başka işlerde çalışıp para biriktiriyordu. Tek göz evde altı nüfus yaşadığımız kiralık küçücük evden, her biri bir ev kadar kocaman dört odalı evimizi yaptırıp taşındık. O ev babamın en büyük başarılarından biriydi, genç yaşında kendini gerçekleştirmişti babam. O ev, “sahip olduğumuz” bir şeydi, “tapusu üstümüze”ydi ve yapımına dair her aşaması bin bir emekle örülmüş, bizim “dünya”mızdı. Babamın alınteriyle, kuruşuna kadar helâl parasıyla yaptığı evimiz, kelimenin tam anlamıyla yuvamızdı.
***
Babi eve nasıl geldi hatırlamıyorum. Küçük, kara kuru bir kurt köpeği yavrusuydu. Dört kardeşin yanına beşinci oldu, bildiğin beraber büyüdük. Okuldan gelip oyuna dalardık, akşam ezanı okununca doğal olarak eve koşardık. İçeri girme vakti gelince Babi de gelirdi eve, yatma vakti gelince biz yataklara Babi kulubesine dönerdi.
Okulumuz mahallede değil Beşyüzevler’deydi. Beşyüzevler ortalama Sovyet tipi bir sosyal konut sitesiydi. Kaloriferli, merkezi ısıtmalı ve apartman dairesi… Sonunda bize de Beşyüzevler’den bir daire tahsis ettiler, bir bodrum kat. Orası da yuvamız oldu. Aslında o zaman anladım ki insan yuvasını da kendiyle beraber taşıyor, yuva dediğimiz şey anne, baba, kardeşler ve onların içinde olduğu anılar… Fakat ilk yuvamızdan taşınırken yanımıza her şeyi alamadık, o yüzden Beşyüzevler’de biraz da olsa eksiktik. Ev tümden taşınıp da ikindi üzeri yola düştüğümüzde arkamızdan yolun yarısına kadar gelip, tarlanın bitiminden sonra tek bir adım bile atmayan biri vardı: Babi.
Ağlayarak yürümeye devam ettik. Babi’yi arkamızda bıraktık. Aslında komşulara, arkadaşlara emanet etmiştik ama ayrılmak başka bir şey, daha doğrusu “arkada birini bırakmak” çok zor.
Aradan zaman geçti. Ara sıra Babi’den haber alıyorduk. Bir defasında mahalleye gittiğimizde epey büyüdüğünü fark etmiştik. Bizi tanıdı ama çok da yüz vermedi. Kırgın mıydı acaba? Çok zoruma gitmişti. Sanki her şeye rağmen atılıp boynumuza hiçbir şey olmamış gibi davranacak sanmıştım ama öyle olmamıştı. Ne yalan söyleyim, kırıldım. Hatta sinirlenmiştim… Bunu Babi’den beklemezdim.
O gün, akşam üzeri mahalleden ayrılırken yine geri dönüp baktım, Babi yine tarlanın bitimine kadar gelmiş, orada bekliyordu. Bütün kırgınlığım, kızgınlığım yerini yeniden ayrılık acısına bırakmıştı. Evet, Babi bizi seviyordu, kırılsa da gücense de yine arkamızdan tarlanın sonuna kadar gelmişti ama tarlayı geçmedi. O mahallesini terketmedi. Zaten apartmanda yapamazdı; böyle teselli ettik kendimizi veya kandırdık, bilemiyorum. Üzerine kafa yormak da istemiyorum, yüzleşmek istemediğim şeylerden birisi galiba bu mesele…
***
Zaman acımasız, keyfince tadını çıkaracağın yılları ancak geçtikten sonra geriye bakınca anlıyor insan. Gün geldi, çok zor bir kararın eşiğine geldik. Bizimkilerin Sivas’a taşınma planları vardı, ben çoktan yatılıya çıkmıştım, eve artık misafirden hallice gelip gidiyordum ve o ilk evimiz kiradaydı. Hayat bambaşka bir hal almıştı. Sivas’tan bir ev alacak olduk ve ilk evimizi satmamız gerekiyordu. Çok zor. Satacağımız sadece bir ev değildi, bir defterin kapanması, hayatımızın bir döneminin artık sadece anılarda kalacak olmasıydı. Sanki o evi satarsak bir daha “dönecek bir yerimiz” kalmayacak hissi vardı hepimizde. Bir de, bir şeyi sattıktan sonra insanın gözünün kalmaması lazım, böyledir. Senin sattığın malında gözün kalmayacak ki alan adama hayretsin. Bu kadar bağlandığımız bir evle ünsiyetimizi koparmak ailecek zor geliyordu.

Fakat sonuçta satıldı ev.
İşte tam o sıralar… Eski mahallemizde dolaşıyordum.
Babi’yi gördüm.
Tüyleri dökülmüş, sağı solu yara bere, üstü başı çamur çaylak, pejmürde bir halde, zayıflamış, kötülemiş, yaşlanmış… Beni tanımadı, yanımdan geçip gitti. Öylece kalakaldım. Sokağın başını dönüp gözden kayboldu.
***
Yükseğe çıktıkça aşağı bakmaya korkmak gibi bir şey, insan büyüdükçe geriye bakmaya korkuyor. En zoru da ayrılıklar galiba. Hayatımız, ortalama ömürleri insanların üçte biri kadar olan evcil hayvanlarla yaşlanacak kadar bile “yerleşik” değil hâlâ.
***

Göçebeyiz. Ve Mayıs’tayız, hâlâ yağmur yağıyor arkadaş!

***

“baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı

hiç bir meşru yanı kalmamıştı hayatımın.

Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha.
Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar
çocuklarda.”
Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü, İsmet Özel

Yorumlar

Yorumlar