fas-notlari-01-kapak[Artı 90 Dergisi, Sayı 10]

“Gökyüzü, dörtbaşı bayındır bir ülkedir.” Nuri Pakdil

Bir toplantı için gittiğim Fas’ın başkenti Rabat’ta bir süre vakit geçirdim. Uzun süredir merak ettiğim ve görmek istediğim iki ülke, birkaç şehir vardı. Bunlardan birisi Suriye, özellikle Halep ve Şam, diğeri ise Fas, özellikle Kazablanka ve Rabat’tı. Halep ve Şam ben göremeden harap oldu. Fas gezimde ise Kazablanka’da vakit geçiremedim ama Rabat’ta epey vaktim oldu ve bu “Gökyüzü Ülkesi”ni “bir kere daha görülmesi gereken yerler” listeme ekledim.

Afrika’nın Kuzey Ucu

Fas, Afrika’nın Kuzey ucunda, Arap ve Berberi’lerin ağırlıkta olduğu, aynı zamanda İslam coğrafyasında ve tarihinde önemli yeri olan bir ülke. Ülkenin ismi Arapça’da El-Mağrip, yani “Batı”. İngilizce (ve diğer birçok dilde) Marakeş şehrinden hareketle “Morocco” olarak geçiyor. Türkçe’deki kullanımı ise Fez kentinden geliyor, biz ülkeye diğer önemli şehirlerinden biri olan Fez’den hareketle Türkçe’ye yakınlaştırılmış bir söyleyişle Fas diyoruz.
Popüler kültürde Fas, en büyük şehri olan Kazablanka’yla biliniyor. Sinema tarihinin klasikleri arasında yer alan ve tüm zamanların en iyi filmlerinden birisi olarak kabul edilen, aynı isimle çekilmiş film sayesinde, Kazablanka’nın ünü neredeyse ülkenin önüne geçmiş durumda. Marakeş, Fez ve Kazablanka’dan sonra en bilinen diğer bir şehri ise başkenti Rabat. Rabat, Atlas Okyanusu kıyısında, ülkenin kültürünü aşağı yukarı yansıtan büyük şehirlerinden birisi.

Hangi Batı?

Bazı cümleler vardır, minnetini ödeyemezsiniz. Başta alıntıladığım Nuri Pakdil’in cümlesi de benim için böyle bir cümledir: “Gökyüzü, dörtbaşı bayındır bir ülkedir.” Her okuduğumda hayıflanırım, “bu cümleyi ben kurmalıydım!” derim.

Yola çıkmadan önce, yeni baskısını aldığım ve bir süredir okunacaklar sırasında bekleyen Pakdil’in “Batı Notları”nı da aldım yanıma. Batı Notları, Pakdil’in ilk kitabı. Kitap Pakdil’in ilk yurt dışı seyahatinden izlenimlerinden oluşuyor. Kitap, Pakdil’in Batı medeniyeti ve İslam medeniyeti üzerine düşüncelerini, tespitlerini, eleştiri ve önerilerini toparladığı, iki medeniyeti bir nevi karşılaştırdığı, Avrupa’da karşılaştığı Mağriplilerle ettiği muhabbetleri not ettiği yazılardan oluşuyor. Batı Notları, İyi Türkçe’nin arzı endam ettiği bir kitaptır. Nuri Pakdil’i yatılı yıllarımda okumuştum, Batı Notları ilk okuduğum kitabıydı. Pakdil’e başlamak için iyi bir tercihtir. Aradan geçen zamanda Nuri Pakdil’den ve kitaptan aklımda kalan ve beni “çarpan” tespit, başta alıntıladığım cümle ve kitabın başında uçağın kalktığı anda düşüncelerini kağıda döktüğü yerdir. Beni çarpmıştı çünkü uçak havalandığında aşağıda sınırların olmadığı tespitini, o satırları okuduktan yıllar sonra ilk yurt dışı seyahatimde birebir hissetmiş, tecrübe etmiş ve Pakdil’in cümlelerine bir kez daha hayran kalmıştım. Elimde Batı Notları, uçak havalandı. Batı’ya doğru gidiyordum fakat bu “batı” bizim bildiğimiz “batı” değil. Avrupamerkezci (eurocentric) bakış açısı zihnimizi öylesine şekillendirmiş ki, “batı”nın tanımı, bir coğrafi tanım olmaktan çıkıp, Avrupa’yla özdeşleşmiş, hatta sadece coğrafi olarak değil, kültürel, siyasi ve birçok açıdan Avrupa eşittir batı durumuna gelmiş. Halbuki, Avrupa’ya değil ama “Batı”ya gidiyordum. Fas ziyaretim, zihnimdeki oluşmuş bu kalıbın kırılmasını, “batı” meselesi dahil birçok şeyi yeniden düşünmemi sağladı.

Endülüs’ün Karşı Yakası: El-Mağrip

Fas, aralarında Cezayir, Moritanya, Tunus ve Libya’nın da bulunduğu “Mağrip” bölgesinin en önemli ülkesi. Mağrip Arapça’da “Batı” demek. İslam coğrafyası, Mekke’yi merkeze aldığında batısına düşen bu bölgeye El-Mağrip deniyor ve İslam medeniyetinde çok önemli bir yer işgal ediyor. Tarık bin Ziyad’ın Akdeniz ile Atlas okyanusunu birleştiren, sonrasında ismiyle anılan Cebel-i Tarık Boğazı’nı aşıp karşı yakaya geçmesiyle başlayan ve İslam medeniyetinin zirvelerinden birini oluşturan Endülüs medeniyetine köprü vazifesi gören topraklar burası. İbn-i Haldun’u yetiştiren coğrafya. Yola çıkmadan önce nedir ne değildir diye hakkında bir şeyler okumaya oturduğum Mağrip’in pek öyle birkaç günlük bir okuma ile bitecek ve anlaşılacak gibi olmadığını anladığımda, bir an önce yola çıkmak için sabırsızlanmıştım. Batı’yı aydınlatan ışığın vaktiyle Doğu’dan taşındığı coğrafyayı dolaşırken, insanlığın ortak medeniyetine o büyük katkılardan sonra, şimdiki “irtibatsız” durumun ortaya çıkardığı paradoks, kafamı allak bullak eden şeylerden biriydi. “İrtibatsızlık”tan kastım, iletişim ve ulaşımın artık sesten hızlı olduğu bir dönemde, Mağrip medeniyetine dair bilgimizin ve o coğrafyayla irtibatımızın zayıflığı… Endülüs, Mağrip’e oranla daha çok bilinir fakat Endülüs’ün karşı yakası, Endülüs’e köprü vazifesi gören Mağrip’i o kadar bilmeyiz. Nitekim yolum düşene kadar ben de çok aşina değildim. Rabat’ta dolaşırken “yabancı bir coğrafya”da olduğum hissine kapılmadım, hatta kimi dükkânlarda beni Faslı zannedip Arapça konuşanlar oldu. Yabancılık sayılmaz belki ama bana farklı gelen şeyleri not ettiğimde fark ettim ki, Türkiye’de batı illeri ile doğu illeri arasında gördüğüm farklılıklardan daha fazla değil. Akraba bir medeniyetten uzak kaldığımız, uzun zamandır görmediğim bir akraba ile karşılaşmış hissiyle dolaştım. Bu derece aşina gelen bir coğrafya ve kültüre uzak kalmış olmamız, son yüzyılın ve artık belki miadını dolduran “ulus-devlet” paradigmasının eseri diye düşündüm, zira imparatorluklar veya “ulus-üstü devletler” çağında sınırlar arasındaki geçişkenlik şimdiki kadar katı mıydı; sanmıyorum.

“Renkli” Bir İslam Coğrafyası

Fas için “renklerin ülkesi” deniyor. Rabat’ın “eski şehir” olarak bilinen Medina bölgesi, bu tanımın karşılığı gibi… Mavi ve beyaz boyalı evlerin olduğu bölge birçok meşhur fotoğraf karesiyle Fas’ın sembolleri şeklinde. Mavi beyaz boyalı sokakları dolaşırken dikkatimi çeken şeylerden birisi de kapılardı. Her evin kapısı ayrı bir dünya, kapının arkası bambaşka bir dünya… Kapılardaki işçilik de pek yabancı gelmedi, eski Anadolu evlerinin cümle kapısı dediğimiz bahçeden evin avlusuna ana giriş kapılarına benzeyen ve aşağı yukarı aynı fonksiyonu icara eden kapılarda da tanıdık şeyler vardı. Mavi dar sokaklar ve birbirine yaslanan beyaz evlerin olduğu mahallelerde envai çeşit renk cümbüşü var. Kahverenginin her tonu kapı, pencere ve pervazlar, evlerin önünde ve sokakta rengarenk saksıları ve çiçekleri çok yabancı olmadığımız “mahalle kültürü”nün başka bir versiyonunu tasvir ediyor. Tüm bu renkler içinde coğrafyanın bir İslam coğrafyası olduğu hissini alıyorsunuz. Mahremiyeti, birlikteliği ve dayanışmayı aynı mekanda barındıran İslam şehirlerine özgü bahçeli evler, İslam şehirlerine özgü mimari yapılar ve günlük yaşamdaki fark ettiğiniz akışın bizim günlük yaşamımızın ritmine benzeyişi; en önemlisi “tanıdık bir yer”de dolaşıyor olma hissi, farklı renklerin hakim olduğu bir İslam coğrafyasında olduğunuzu hissettiriyor. fas-notlari-02

Renk Paletinin Diğer Renkleri: Frankafon Kültür, Berberi ve Arap Kültürü

Rabat’ın başkent olması, 1912’de Fransız himayesiyle başlıyor. Arap ve Berberi kültürü üzerindeki Fransız etkisi enteresan bir durum ortaya çıkarmış. Ülke bir Arap ülkesi görünümünde değil, bir şeylerin farklı olduğunu çabuk anlıyorsunuz. Berberi kültürüne dair çok tanıklığımız yok ama Arap kültüründen farklı olduğu kısımları Berberi kültürüne yoruyorum. Fakat bu topraklardan Fransızların geçtiği, belki de hâlâ bir şekilde oralarda oldukları ülke topraklarına ayak basar basmaz hissetiğiniz şeylerden birisi oluyor. Kazablanka V. Muhammed Havaalanına indikten sonra, toplantının olacağı otele gitmek için buluştuğum şoförle, Kazablanka’dan Rabat’a kadar süren bir buçuk saatlik yolculuk esnasında muhabbetimiz toplam iki cümle oldu. Ben şoföre “İngilizce biliyor musunuz?” diye sordum, hayır cevabı verdi, o da bana “Fransızca veya Arapça biliyor musunuz?” diye sordu, bu defa da ben hayır cevabı verdim ve o kadar tanıdık gelen bu coğrafyada aramızda ortak bir dil bulamadık. Benim için ilginç bir tecrübeydi, ilk defa İngilizce’nin geçer akçe olmadığı bir ülkede olmak enteresan bir duyguydu. Zihnimdeki yıllardır varolan ve bu seyahatte kırılan algılardan birisi de “İngilizce’nin dünyadaki hakimiyeti” algısı oldu. Her gittiğim yerin yerel gazetelerine bakarım. Yerel gündemi merak ederim. Dilini anlamasam da, gazetelerin tasarımına, yerleşimine bakmak için bile olsa birkaç tanesini alır incelerim. Birçok yerde lokal İngilizce gazeteler var fakat Rabat’ta lokal İngilizce bir gazete bulamadım. Gazeteler Arapça ve Fransızca.

Gökyüzü Ülkesi”

Kazablanka “beyaz ev” demek, Rabat “kale”, Marakeş ise “tanrının toprakları”… Bu isimleri aklımda tutarak yola çıktığımda, bütün hepsinin çok isabetli isimlendirmeler olduğuna birkaç gün içinde kani oldum. Ben de kendimce bir isim verdim bu ülkeye ve “Gökyüzü Ülkesi” dedim. Nuri Pakdil’den ödünç aldığım cümle ile ayrıldım Fas’tan, dört başı bayındır bir ülkedir gökyüzü ve gökyüzünün en geniş olduğu yer herhalde Mağrip’tir. Okyanus kıyısında bir çöl nasıl olabilir? Rabat’ı gördükten sonra bu soruya “çok çok etkileyici olabilir” şeklinde cevap veriyorum. Sivas’ta doğup büyüyen, Ankara’da yaşayan ve İstanbul’u adım adım gezmiş biri olarak, dağ-tepe görmeye çok alışmışız. Düzlük dediğim yer bir şekilde dağların arasında kalan ve tabiri caizse “gökyüzünü daraltan” şehirler olduğunu düşünmeye başladım. Bu hissi veren ise, Rabat kalesinin önünde, Atlas okyanusu kıyısında güneşin batışını izlerken bir saat içinde envai çeşit renge bürünen gökyüzü oldu. Gökyüzünü hiç bu kadar “geniş” görmemiştim, hatta gökyüzünün bu kadar geniş olduğunu bilmiyordum diyeyim. Kocaman bir gökyüzünün altında, müthiş bir ferahlık hissettim ve bırakın dağları, artık binaların daralttığı gökyüzümüzü düşününce, Rabat’tan hafızamda bu geniş gökyüzünün kalacağını güneşi Atlas okyanusunun kocaman dalgalarıyla uğurlarken anladım. Sahildeki deniz fenerinin yakınında, güneşin Endülüs’e doğru gittiği o gün her şey çok heybetliydi.

“Yarım Kalmış Heybetli Mabet” 

Gittiğim yerlerde şehri en az bir defa mutlaka yalnız dolaşırım. Şehrin sosyal hayatına karışmaya, parklarında, tren garında, kafelerinde vakit geçiririm. “Gezimesi-görülmesi gereken yerler” listelerini dikkate almadan, o “meşhur yerler”i günlük hayatın içinde meşhurluklarını dikkate almadan keşfetmeyi severim. Rabat’ta da ilk gün tren garına, şehir içindeki birkaç camiye, Bank El-Mağrip’in ve Postahane’nin olduğu meydanda dolaştım. Camilerin coğrafyaya özgü kare sütun şeklindeki mimarisi, camilerin büyüklüğü çok dikkatimi çekmişti. Cami mimarisi açısından da kafamda meğer bir şablon varmış, klasik kubbeli ve ince silindir minareli mimariyi sanki tek tarz gibi kodlamışım, bu algım da Fas’ta kırıldı. Aslında farklı mimarileri olan camiler görmüştüm fakat bu denemeleri istisna olarak düşünmüştüm, Rabat’ta camilerin neredeyse tümünün benzer bir mimari görünüşü ve benim alıştığım yaygın cami mimarisinden farklı oluşu mesele üzerine daha derin düşünmek gerektiği hissini verdi.

Hasan Kulesi, Rabat, Fas
Hasan Kulesi, Rabat, Fas

Uzun bir Fransız idaresi döneminin ardından, öncülük ettiği mücadele ile Kral V. Muhammed’in bağımsızlığını kazandırdığı ülke, halen moşarşiyle yönetiliyor. Kral V. Muhammed’in mezarı, Rabat’ın simgelerinden birisi olan Hasan Kulesi’nin yanındaki alanda bulunuyor. Hasan Kulesi denen yapı, Muvahhidler döneminde Rabat’ı başkent yapan Yakup El-Mansur tarafından “en büyük cami” projesinin, El-Mansur’un ölümüyle yarım kalmış minaresi… Minarenin gerisindeki geniş alanda yapılması planlanan büyük caminin yarım kalmış sütunları var.
Mağrip medeniyeti üzerine okumaya devam ettikçe fark ediyorum ki, Hasan Kulesi çok sembolik bir yapı; büyük bir iddia ve yarım kalmış bir mabet: Endülüs’e giden fetih gemileri için askeri bir liman olarak tasarlanan ve adı buradan gelen, “kale” manasına gelen Rabat’ın Atlas okyanusu kıyısında, karşı kıyıdaki büyük medeniyete bakıyor.

Bunları da okuyun

Yorumlar

Yorumlar