Takip edebildiğim kadarıyla seküler mahallenin, linç edilip ocak dışı bırakılan son mağduru Yavuz Bingöl oldu. Ahmet Hakan’a verdiği röportajda söylediği sözler “en kullanışlı” yerlerinden alınıp, bağlamından koparılıp linç edilmeye müsait bir kıvama ulaştıktan sonra sosyal medyada servise hazır hale getirilmişti. Twitter’da başlayıp, gazete, televizyon haberleri derken Bingöl’ün Twitter hesabını kapatmasına kadar giden hızlı bir linç yaşandı. Son olarak Bingöl’ün yaşadığı bu durum, esasında devletin kültür ve sanat alanındaki varlığı ve müdahalesiyle yakından ilgili.

Kutsiyeti Kendinden Menkul Sanat

“Hepimizin bildiği gibi” sanat kutsaldır(!). Her ne kadar sanata atfedilen kutsiyetin arkasındaki gerekçeler beni ikna etmese de özellikle seküler, cumhuriyetçi, Atatürkçü, çağdaş, laik ve bilumum itibarı kendinden menkul içi boşaltılmış kavrama sahip“aydın insanlar” buna kuvvetle inanıyor. Bu kutsallığa sadece kendilerinin inanması yetmiyor, kendileri dışında kalan herkesin de bu kafada olmasını talep ediyorlar, olmayanları aşağılıyorlar. Karşı mahallenin üyelerini her daim aşağılamaya alıştıklarından olsa gerek, kutsala karşı çıkanlar kendi mahallelerinde çok daha acımasız oluyorlar. Esasında “hain”in tarih boyunca “düşman”dan daha “kötü” olmasının mantığı da burada yatıyor.

Sanata seküler bir kutsallık atfeden bu cenah, aynı zamanda kolektivist ideolojilerin yılmaz savunucuları.  Birçoğu doğduğu andan itibaren sosyalist veya sosyalist olmak zorundalar. Sosyalist olmak “gerek-şart”lardan birisi fakat “yeter-şart” değil, aynı zamanda Kemalist de olmak gerekiyor bu muhteşem mahallede kalabilmek için…

“Kutsal”ın Gölgesinde “Devlet ve Sanat”

Sanatın ulvi bir iş olması, belirli bir birikime ve ince zevke sahip olmayı gerektirmesi anlaşılabilir. Bu manada birçok işe nazaran biraz ayrıcalıklı tanımlanması da anlaşılabilir. Zira bunu sadece sanat için değil, diğer birçok meslek için yapıyoruz, meslekler arasında göreceli bir hiyerarşi oluşturuyoruz. Bu hiyerarşi bir yere kadar da hayatın doğal akışında çeşitli işlevselliklere sahip olduğu için pek sorun etmiyoruz. Mesela doktorluğun bir meslek olarak duvar işçiliğinden hiyerarşik olarak farklı bir yerde durması kimseyi rahatsız etmiyor. Fakat bir mesleği kutsallık mertebesine çıkarınca meseleye dair bütün konsept ve beklentiler değişiyor, keza “ayrıcalıklı” ile “kutsal” arasında çok büyük fark var.

Bahsettiğim kitle ideolojik arka planları nedeniyle doğal olarak devletçi… Sanatın kutsal görülmesi devletçi bakış açısı söz konusu olduğunda, devletin de doğal olarak bu kutsal faaliyete destek olmasını savunur. Sanata devlet desteğini savunan birçok yazarın temel argümanlarının meşruluğu genellikle bu kutsallık anlayışından neşet eder. Bu bakış, sanatın piyasalaşması, popülerleşmesini kendiliğinden bir yozlaşma nedeni olarak görür ve devlete doğal olarak bir görev yükler.

“Helvadan Putlar”ın Karşı Konulamaz Kaderi

“Kutsal Sanatçı” ve “Kutsal Devlet” anlayışı “mahalle” içinde çok işlevsel olsa da, mahallede aykırı kalanların kaderi ortak. Hz. Ömer’e atfedilen bir kıssada, Ömer cahiliye dönemindeki iki adetinden bahseder ve birine çok gülüp birine de çok ağladığını söyler. Çok ağladığı adet kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek; çok güldüğü adet ise helvadan yaptıkları putlara önce tapmak, sonra acıkınca da yemek…

Yavuz Bingöl ve önceki örneklerin birçoğu, Hz. Ömer’e atfedilen bu kıssada anlatıldığı gibi, helvadan yapılan putların kaderiyle maluller: Önce onları yüceleştirip helvadan put yapıyor, sonra onlara tapıyor ve en sonunda acıkınca da o putları yiyorlar.

Yavuz Bingöl’ün röportajından alınan söz, sosyal medyada bağlamından çıkarılana kadar, Bingöl de “kutsallık”tan payını alıyordu, ne zaman ki mahalleli acıktı, o zaman kutsal olanın helvadan yapıldığını anlaşıldı.  Sanatın kutsallığına dair bu ön kabul, sanatçıların da kendilerinde bir çeşit kutsallık görmelerine neden oluyor. Son olarak Melek Baykal’ın, paylaştığı bir fotoğraf ile kendisine biçtiği rolü, bir de böyle değerlendirmek lazım.

Yeni Yüzyıl, 14.11.2015

Bunları da okuyun

Yorumlar

Yorumlar