Yirmi yaşında bir genç ölüyor, babası cenazesinde “iki oğlum daha var, gerekirse onları da gönderirim” diyor. Ceninin dahi hak ehliyeti var, anne karnında uzuvları oluşmaya başladıktan sonra artık bir hayat hakkı var ve onun “hayat”ı üzerinde annesi babası dâhil hiç kimsenin tasarruf hakkı olmadığı iddia ediliyor. Ama yirmi yaşına gelmiş bir gencin hayat hakkı üzerinde anne babası çok kolay hüküm veriyor, hatta sadece ölenin değil arkada kalanların hayatları üzerinde de tasarruf hakkı olduğunu düşünüyor.

Bir anne “ben çocuğuma o kadar yıl emek verdim, devlete teslim ettim bana tabut içinde verdiler, vatan sağ olsun demeyeceğim” dedi resmen aforoz edildi. İhmal sonucu çocuğunun öldüğünü düşünen bir aile olayın peşine düşünce tehdit edildiğini söylüyor. Bir defa “eğitim zayiatı” diye bir kavram var. Er, bir insan olarak değil, zayi olup, atılabilir bir şey olarak görülüyor. “Vatan sağ olsun!” diye bir sloganla cinayetler dahi meşrulaştırılıyor, sorgulamak suç haline getiriliyor. Ölene bunu soramadığımız için, hayattakilere de ölüm çok uzak olduğu için bu slogan çok kolay çıkıyor ağızdan. Madem devleti o kadar seviyorsunuz neden “insanı yaşat ki devlet yaşasın”ı düstur edinip sorumlulardan hesap sormuyorsunuz?

Çocuğunun şehit değil psikopat bir cezaya kurban gittiğini öğrenen aile dahi hesap sormak yerine “çocuğum vatana kurban gitti, vatan sağ olsun” diyebiliyor! Yirmi yaşındaki bir bireyin hayatı üzerindeki tasarruf hakkını nerden alıyorlar acaba?

Kendini vatana kurban etmek isteyenleri anlayabilirsiniz, sonuçta kendi hayatıdır. Doğrudur, yanlıştır ama bir insanın bir hayat üzerinde tasarrufu olduğu kabul edilecekse bile, bu ancak kendi hayatı olabilir. Bir başkasının hayatı üzerinde tasarruf hakkı hiç kimseye verilemez.

Bir teğmen bir erin eline bombayı verip pimini çekebiliyor, o insanın hayatı üzerinde tasarruf hakkı olduğunu düşünüyor. Böyle psikopatça bir ihmal ile ölen erin ailesi de hesap sormak yerine “vatan sağ olsun, ben oğlumu devlete kurban verdim” deyip işin içinden sıyrılıyor.

Er İbrahim Öztürk bir insan mıydı? Yoksa bir teğmenin psikopat egosunu tatmin ederken zayi ettiği bir oyuncak mı? Ya da babasının kurban edebileceği bir İsmail mi?

Hiç biri değildi, hayalleri, umutları, acıları, dertleri, hayatı olan bir insandı. Ne babasının kurban edebileceği bir İsmail’di, ne de bir ego tatmininde zayi olacak bir oyuncak.

Her baba olmuş bir Hz. İbrahim, evladını gözünü kırpmadan kurban ediyor. Allah bile insanın kurban edilmesine razı gelmediği için Hz. İbrahim’e bir kurbanlık hayvan gönderiyor, siz hangi kutsala binaen insanı kurban ediyorsunuz? Öbür tarafta, Mahkeme-i Kübra kurulduğunda, Allah, “benim peygamberime vermediğim hakkı sen kimden aldın” diye soracak o babalara.

Zor bir sınav olacak.

***

Bütün bunlara rağmen aile hesap sormuyor, yetkili merciler gözümüzün içine baka baka yalan söylüyor, yalanı ortaya çıkınca da lav silahını tanıtan bir basın toplantısıyla “patron benim” hatırlatması yapıyorsa, bize sadece söyleyip bu vicdan yükünden kurtulmak kalıyor.

Son sıralarda peşpeşe ortaya çıkan kaza süsü verilmiş insanlık dışı cezalandırma, altı askerlerin ölümüne yol açan, PKK tarafından döşendiği açıklanan mayınların aslında TSK tarafından döşendiğinin anlaşılması, burada ölenler için “olur böyle ufak tefek hatalar” gibi sözlerin sarf edildiğinin ortaya çıkması gibi birbirinden vahim uygulamalar ve daha vahimi bunların örtbas edilmeye çalışılması bir fırsat olabilir. Ailelerin davacı olmaması bir şeyi değiştirmemeli, ilgili makamlar tasarruflarının hesabını verebilmeli ya da bir başka değişle ilgili makamlar birimlerinden hesap sorabilmeli. Bu “hesap vermeyen-hesap sorulamayan kurum” zihniyetinin değişmesi için bu vahim olayların peşi bırakılmayarak, gerekli işlemlerin yapılarak kamuoyuna karşı daha şeffaf olunabilmeli.

Yorumlar

Yorumlar