Kaç “güneş” hakkımız kaldı?

Önce birkaç tatsız hesap yapalım. Bir yıl 365 gün, bir ay 30 gün, bir hafta 7 gün ve güneş her gün doğuyor ve batıyor. 34 yaşındayım, eksik fazla, aşağı yukarı 12,000 gündür güneş doğuyor ve batıyor. Peki kaç günbatımı izledim? 25, en fazla 30. Ya gündoğumu? O daha beter, 5 bilemedin 10. Ben doğduğumdan beri 12 bin defa gerçekleşen bu harika şeye toplasan 50 defa vakit ayırmışım. Halbuki her biri ayrı güzeldi, düşününce, hayatımda şahit olduğum en harika 100 şeyi listelesem, ilk 50 sırayı bu 50 gündoğumu ve günbatımı alır.

Şimdi oturun kendi hesabınızı yapın ve mecaliniz kaldıysa yazıyı okumaya devam edin, mecaliniz yoksa sorun değil, bir ara uğrar kalanına bakarsınız, bir gündoğumunu daha kaçırmayın, yazı bir yere kaçmıyor.

***

Bir süre önce bir toplantı için Fas’a gittim. Çok fazla vakit geçiremedim ama çok etkilendim. İnsan bazen sadece bir yere doğru yolculuk etmiyor, o yolculuk derinleşiyor ve “kendi içine doğru” bir yolculuğa dönüşüyor. Fas yolculuğum benim için böyle bir yolculuk oldu.

Rabat’ta, iki günlük yoğun bir toplantı sonrasında şehirde vakit geçirecek birkaç saatimiz kaldı. Birkaç kişi otelde dinlenmeyi seçti, ben ve birkaç arkadaş yürümek için yemek sonrası lobide buluşmak üzere ayrıldık. Heyecanla şarjdaki telefonumu alıp odadan lobiye indim. Tam vaktinde buluşma noktasındaydım, fakat her zamanki gibi kızları beklememiz gerekti, bu evrensel kural her yerde cari anlaşılan. Kızlar indi bu defa da gezmeye hangi taraftan başlayacağımıza karar veremiyoruz, grup ikiye bölündü, ben daha önce kısmen dolaştığım meydan tarafına değil de Hasan Kulesi tarafına, okyanusa doğru gidecek olan grupta karar kıldım. Grupla yürümenin zorluğu da ayrı bir dert, neredeyse her köşe başında bir karar vermemiz gerekiyor, her seferinde birini bekliyoruz. Gruptan kopmak da ayrı bir dert, ayrılıp kafama göre takılmak istiyorum fakat kısıtlı zamanda tekrar otele dönüş derdiyle uğraşmak istemiyorum zira “kişisel navigasyon”um iyi değildir.

Hasan Kulesi beni çok etkiledi. Büyük bir iddianın ve yarım kalmış bir mabedin hüzünlü kalıntıları… Hasan Kulesi, Muvahhidler döneminde Rabat’ı başkent yapan Yakup El-Mansur tarafından “en büyük cami” projesinin, El-Mansur’un ölümüyle yarım kalmış minaresi… Minarenin gerisindeki geniş alanda yapılması planlanan büyük caminin yarım kalmış sütunları var. Bu büyük iddia ve yarım kalmışlık, ölümün ne kadar “ani” olabileceği ve “büyük projeler”in ne kadar manasız olduğunu insanın yüzüne çarpan bir yapı. Halbuki o kuleye gelene kadar ne dertlerle bunaltmıştım kendi kendimi; telefonun şarjı, otele geri dönüş, grupla yürümenin stresi vesair vesair…

Biraz yürüdükten sonra sahile geldik. Önce afalladım, gökyüzünü hiç bu kadar geniş görmemiştim ve okyanusun dalgaları ne kadar büyüktü. Hani derler ya nefesim kesildi diye, o deyimin de öyle haybeye varolmadığını bir kez daha anladım, heyecandan o kadar hızlı nefes alıyordum ki, bir ara kalbim çatlayacak sandım. İleride görünen deniz feneri ve fenerin boyuna gelen dalgalar, arkasında ağır ağır okyanusa doğru süzülen güneş ve her an farklı bir renge bürünen, tarifi imkânsız gökyüzü… O “an” hiçbir “an”ını kaçırmamak için telaşlandığımı fark ettim, Allah’ım bu nasıl bir şey…

Bir yandan sürekli buraya tekrar gelmeliyim diyorum, bir yandan mutlaka ikna edip benimle gelmesi gereken arkadaşlarımı kafamda listeliyorum, bir yandan yeğenlerime mutlaka anlatmalıyım burasını diye aklımda cümleleri toparlıyorum ve birden tekrar hepsini bir kenara bırakıp o “an”ı kaçırmamak için her saniyesini hafızama kaydetmeye çalışıyorum. Hani bazı anlar vardır, her şey o kadar “tamam”dır ki, o an ölseniz çok da önemli değildir, işte öyle bir görüntü… Sevgiliye sarıldığında hissettiğin şey gibi, tam bu güzel an’ın ortasında olsun her ne olacaksa, çünkü bundan daha güzel bir zaman olamaz ölmek için diye düşünüyor insan. Telaşla birkaç kare fotoğraf, kısa birkaç video aldım ve sonra ne kadar aptalca bir şey yaptığımı fark edip onu da bıraktım.

Tam bir saat boyunca, güneş tümüyle Mağrip’e veda edene kadar sahilde oturdum. O an’ı kaçıramazdım ve hiçbir “dünyalık” beni o an’dan alıkoyamazdı!
***

Günbatımı insanı hüzünlendiriyor ama her gündoğumu yeni bir başlangıç.

Acaba kaç “Güneş” hakkımız kaldı?

***

Anlar
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneşin batışını izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.

Bilinmeyen yollar keşfeder, daha çok gündoğumu izlerdim,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim
ve biliyorum, ölüyorum…
(Kaynak)

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Yorumlar

Yorumlar