Küçük Mutsuzluklarımız ve Büyük Trajedimiz

kucuk-mutsuzluklar-1200Almanya’ya ilk gittiğimde, daha uçak alçalmaya başladığında bir kültür şoku yaşamıştım, uçaktan görünen intizamlı şehir yerleşimi, İstanbul gibi göz bebeği bir şehirden havalanırken görünenden çok farklıydı ve her basit şeyde benzer şoklar yaşamaya hazır bir ruh haliyle yola çıkan ben, ilk görüşte iyi bir şok ve moral bozukluğu yaşamıştım. İlk hissim “bu intizam bizim memlekette olmaz” diye hayıflanmıştım. Tabii ki yaşadığım hislerin kimi zaman memlekete karşı haksızlık derecesinde yanlış olabileceğini biliyordum fakat bunu o şokları yaşarken pek düşünülemiyor.

İkinci yaşadığım büyük şok ise bir kitapçıdaydı. Kitapçının kasiyerlerinden birisi en az 70’lerinin üzerindeydi. Bir defa kasiyerlik gibi bir iş için bu yaşlarda bir profil beni dumur etti. Bu tip işler bizde genelde “ara işler” kategorisindedir ve bir “adam gibi bir iş” bulunana kadar “idare edilmesi gereken” işlerden birisidir. En fazla nişanlanana kadar, evlenene kadar yapılacak işlerdir. Fakat kasada gördüğüm, sürekli koşturan müthiş enerjik 70’lik kadın beni afallatmıştı.

Ne uçaktan alçalırken gördüğüm görüntünün, ne de 70’lik kasiyerin enerjisinin ve yaşantısının benim o an yaşadığım şoktaki kadar idealize bir durumu olmadığının farkındayım, fakat bu formata istisnai dahi olsa rastlayamıyor olmak bir şeyler söylüyor olsa gerek. Klasik bir “bu memleketten bir şey olmaz” kolaycılığından daha farklı bir şey söylüyorum, daha derin bir şey.

Neden mutsuz insanlar ülkesiyiz?

Aslında çok sıradan, küçük, basit gündelik mutsuzluklarımız var. Fakat hayat’ın kısm-ı küllisi nadiren başınıza gelen büyük trajedilerden ziyade, hep başımızda olan bu küçük mutsuzlukların çoğunlukta olduğu bir zaman diliminden ibaret. Büyük trajedilerin izleri tabii ki daha yoğun veya kimi zaman telafi edilemez oluyor fakat en büyük trajedilerden sonra bile bir şekilde o trajediler geride kalıyor ve hayat devam ediyor. Önemsemediğimiz küçük mutsuzluklarımız ise hayatımızın her anında var olarak, tüm hayatımızı, izin verdiğimiz takdirde, zehir edebiliyor. Toplamda daha kalitesiz bir hayat yaşayıp, bu küçük mutsuzlukların yanında gelen büyük trajedileri de engelleyemeyip, sonuç olarak kocaman bir trajediye dönüşen mutsuz hayatlar ülkesi olarak yaşayıp gidiyoruz.

Bu meseleye nereden geldik? Basit bir “küçük mutsuzluk”dan…

Memleketimin ortalama kafelerinin hiçbirinin sandalyeleri veya oturma alanları rahat değil. Kimi zaman on dakikalık bir kahve içimi bile zehir oluyor. Sandalyeler rahatsız, masalar dip dibe ve çoğunlukla kirli, ortam gürültülü ve görüntü kirliliğiyle malul. Peki neden? Mantık basit: oturan çok oturmasın, sirkülasyon olsun ki daha çok müşteri daha çok müşteri... Bu akıl yürütmeyi bizzat bir işletmeciden de duydum.

“Daha çok müşteri, daha çok müşteri” ise mesele, kahrolsun “vahşi” kapitalizm deyip işin içinden çıkabilir miyiz? İyi bir çıkış olurdu ama maalesef hayır. Bu durum bildiğiniz vizyonsuz taşra çakallığı. Mesela “vahşi” kapitalizm şöyle yapıyor, dünyanın en klas yaşam alanlarını tasarlıyor, ferah, temiz, şık ve rahat… Saatlerce oturup bir şey içmesen de kimse gelip tepenizde çay tepsisi ile taciz etmiyor. Mesela küresel marka deyince ve kapitalizme sövmek gerektiğinde ilk akla gelen markalardan biri olan Starbucks tam da böyle.

Peki sonuç ne?

Bizim taşra çakalı kafeler altı ayda bir el değiştiriyor, sandalyeler ve zihniyet değişmiyor sadece tabela değişiyor. Starbucks’ın ise tabelası yıllardır aynı ve ürettiği değer, bırakın Türkiye’deki tüm kafelerin cirosunu, Türkiye’nin milli geliri ile yarışıyor.

İşte küçük mutsuzluklardan oluşturduğumuz bir başka büyük trajedimiz.

Yorumlar

Yorumlar