[Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.]

Gezi süreci birçok kesimde olduğu gibi liberaller arasında da bir ayrışmaya neden oldu. Gezi olayları üzerinden başlayan küçük tartışmalar giderek derin tavır farklılıklarına dönüştü. Liberaller ikiye bölündü ve bu gidiş orta vadede ister istemez bir ayrışma getirecek; bu ayrışma giderek derinleşecek. Mısır’da yaşanan darbe sonrasında alınan tutumlar da Türkiyeli liberaller arasında yaşanan bu bölünmeyi belirginleştirdi. Bu durum tarihe not düşmek adına, yaşanan ayrışmanın dillendirilmesini elzem kıldı.

Eleştirilerin rengi ve düzeyi farklı olsa da, ilk gruptakilerin bir kısmı genel olarak olayların başından itibaren bir tertip olduğunu düşünüyor. Bu gruptakilerin bir kısmı ise olayların başlangıçta spontane geliştiği, demokratik bir tepki olarak başladığı ve bir süre sonra meşruiyetini kaybettiği kanaatinde, ki ben de bu gruptayım. Bu gruptan olayların başlangıcında, barışçıl gösteriler olarak gördüğü kısmına iştirak edenler oldu ama bu kimseler sonrasında gösterilerin renginin değiştiğini düşünerek meydanlardan ayrıldı ve süreçten desteğini çekti. İkinci grup ise olaylara başından sonuna kadar destek verdi, birçoğu gösterilere katıldı ve hâlâ eylemci tavırlarını koruyor; gösterilere katılmayanlar da gösterileri başından itibaren destekledi ve hâlâ destekliyor. Ben ikinci gruba “endişeli liberaller” diyorum.

Bazı temel eleştirilerde iki grup da uzlaşıyor. Mesela iki grup da olayların başlangıcını “faiz lobisi” ya da “komplo teorileri” ile açıklamaya mesafeli, küçük nüanslar dışında, olayların spontane başladığında hemfikir. Birinci grup içindekilerden bir kısmı olayların bir tertip olduğunda ısrar ediyor fakat işi “faiz lobisi” ya da “telekinezi”ye kadar götürmüyor; daha çok 2003’teki darbe planları, 27 Nisan veya Balyoz tertipleri gibi günümüze çok uzak olmayan siyaseti dizayn etme girişimlerinin benzeri bir tertipten bahsediyor. Nitekim bu grup içindekilerin bir kısmının, olayların spontane başlamasına rağmen renginin değiştiğini düşündüğü yer Başbakanlık ofislerinin ve Başbakan’ın evinin basılma girişimleri. Bunlar sürecin renginin değiştiğini ve demokratik bir tepki olarak başlayan barışçıl gösterilerin siyaseti dizayn hareketine evrildiğini düşündürten en önemli veriler arasında yer alıyor. Endişeli liberaller ise böyle bir tertibin var olmadığını iddia ediyor ve diğer grup için “tanıdık” olan bu “siyaseti dizayn çabası”nın verilerini dikkate almıyor.

Birinci grupta yer alan bir liberal olarak, AK Parti’nin bazı politikalarına karşı endişelerimi ve eleştirilerimi muhafaza etmekle beraber, bu eleştirilerimi sürdürebileceğim ortamın muhafazasını daha hayati görüyorum. Hükümeti de, Başbakan’ı da beğenmemek, başka bir yönetim istemek meşrudur ama meşru yollarla… Şahsen, Gezi öncesinde son derece sert eleştirilerde bulunurken, Başbakanlık ofislerinin basılma girişimi ile 2007 öncesi “darbeye hayır” ayarlarıma döndüm. “Artık darbe olmaz, olursa tankın önüne yatarım” diyen “şark demokratları” için bir not düşeyim, darbeden kasıt Mısır’daki gibi anakronik bir yöntem değil, siyaseti siyaset dışı yollarla dizayn etme çabasıdır, yoksa Türkiye artık tanksız darbe yapacak kadar o işte profesyonelleşti. Gezi sürecindeki siyaseti dizayn çabasının ne olduğunu da gördüğüm yerden açıkça yazayım: Mesele “iktidarın gayri meşru yollarla Tayyip Erdoğan’dan alınma çabası”dır. Buna özellikle dikkat çekmek istiyorum, “iktidarın AK Parti’den alınması” değil, bizzat “Tayyip Erdoğan’dan alınması” diyorum; zira bu girişimin, yakın geçmişteki benzer siyaseti gayri meşru yollarla dönüştürme çabaları olan AK Parti’ye kapatma davası, 27 Nisan veya 2010 referandumu öncesindeki girişimlerden farkı da bu. Bence “sistemin sahipleri” Erdoğan’sız bir AK Parti’nin gayet kullanışlı olabileceğini de hesaba katarak, Erdoğan üzerinden oynamaya karar verdiler ve sürecin doğrudan hedefi Erdoğan olarak belirdi. Liberaller arasındaki temel ayrışmanın bamteli de burası oldu, Atilla Yayla’nın bir röportajında belirttiği gibi, “Erdoğan gitmeli psikolojisi” liberalleri “kronik Erdoğan düşmanları” ile aynı safa itti.

Geldiğimiz noktada, Gezi Parkı olaylarını, Kemalist beyaz Türkler ve devrimci sol grupların sahiplendiğini, süreci başta demokratik bir tepki olarak gören liberallerin de Gezi süreci ile bir paydaşlıklarının kalmadığını düşünüyorum. 28 Şubat’ta katı Kemalistler, 27 Nisan’da “endişeli demokratlar” ve Gezi sürecinde “endişeli liberaller” demokratikleşme mücadelesinde alınması gereken pozisyonu yanlış okudular. Endişeli liberallerle önceki ayrışmalarda hemfikir olduğumuz bir konu vardı: Kemalistlerin yersiz bulduğumuz hayat tarzı endişeleri… Şimdi ise endişeli liberaller Kemalistlerin bu endişelerine hak vermeye başladılar. Mesela AK Parti’nin dinci olduğunu, demokrat olmadığını, asıl ajandasının başka olduğunu, Tayyip Erdoğan’ın diktatör olmak istediğini Kemalistler bize 27 Nisan’da da söylemişlerdi, 2010’da da… Ben hâlâ bu eleştirilerin yersiz ve bu eleştirilere karşı geliştirilen çözüm pratiklerinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

Diğer önemli bir nokta, endişeli liberallerin diğer grup için dile getirdiği “hükümetin kuyruğuna takılmak, AK Parti’ye arka çıkmak, yandaşlık” gibi eleştiriler yeni değil; fakat bu eleştirileri yıllardır Kemalistlerden duyuyorduk, şimdi endişeli liberallerden duyuyoruz. Benim için değişen bir şey yok, önceki girişimler esnasında olduğu gibi, yine sivil siyasetten yana tavır koyuyorum; o zaman da ne yandaşlığımız kalmıştı, ne saflığımız, şimdi de aynı şey söz konusu, alışkın olmadığımız bir durum değil.

Fakat bir kez daha kayıt düşmek istiyorum, ben AK Parti’den pür liberal politikalar beklemiyorum. Demokratikleşme bir kazanımlar sürecidir, atılan olumlu adım kazanç, atılmayan adımlar eleştiri nedenidir diyorduk, hâlâ öyle görüyoruz. Yapılan reformlar sayesinde daha demokratik bir ülkede yaşıyoruz ve daha fazlasını talep ediyoruz diyerek, yanlış ve eksikleri eleştirmekten, doğruları da desteklemekten geri durmadık, şimdi öyle yapıyoruz.

Hasıl-ı kelam, Gezi sürecinde tehlikenin kısmen savuşturulduğuna inanıyorum. Fakat bu krizin kalıcı çıkış yolu daha fazla demokratikleşmedir. Artık hükümet “yapısal demokratikleşme” konusunda ciddi adımlar atmak zorunda. Yoksa, hâlâ gayet aktif olan “zinde kuvvetler” farklı ittifaklar ve yöntemlerle eski rejimi onarmak için her fırsatı değerlendirmeye çalışacaktır.

Yazıya ek:

Yorumlar

Yorumlar