Gerçek Hayat Dergisidumanalti-06, Sayı 761

İngiltere mahreçli haberin başlığı şu: “200 Yıldır Beklenen Bebek”. Başlığı görünce ilk aklıma gelen, doğaüstü güçleri olduğu düşünülen, son yılların moda “new age” dinlerinden birinin safsatalarından, garip inançlarından birisi herhalde diye düşündüm.

Haber şöyle:

“İngiltere’nin Kent kontluğu Madistone şehrinde yaşayan 26 yaşındaki Hannah ve 33 yaşındaki Mark, 200 yıl sonra dünyaya gözünü açan ilk kız bebekleri için gelen tebrikleri kabul etti. Kız çocuğunun doğumu Lawrie ailesi için çok özel bir anlam taşıyordu. Çünkü 1809’dan beri ailenin kız çocuğu olmuyordu.”

İlk paragrafı okuyunca ters köşe oldum ama aynı zamanda, bir süredir üzerine kafa yorduğum, yazıp çizdiğim meselelere dair zihnimi toparlamama vesile oldu bu haber.

Bir test yapalım. Hangimiz iki yüz yıl önce yaşayan büyük dedemizin veya herhangi bir akrabamızın herhangi bir hikâyesini biliyor? Biraz basitleştirelim soruyu, hangimiz babamızın doğduğu evde yaşıyoruz? Daha da basitleştirelim, hangimiz doğduğumuz evde yaşıyoruz? Sahi, “yerleşik hayata geçtik” derken tam olarak neyi kastediyorduk?
***

Hannah ve Mark, ailelerinin veya bizim tabirimizle sülalelerinin iki yüz yıllık geçmişine, sayısı yüzlere ulaşacak kadar aile üyesi arasından kimsenin kız çocuğu olmadığını bilecek kadar ayrıntılı bir şekilde vakıf. Belki daha geriye de gidiyordur aile hafızaları fakat bizi şok etmeye yetecek kadarı haber olmuş.
Haber şöyle devam ediyor:

“Lawrie ailesinin en son kız çocuğu doğduğunda Napolyon savaşları hala devam ediyordu, motorlu araçlar daha icat edilmemişti ve İngiltere tahtında Kral III. George oturuyordu. Lawrie ailesinin en son kız çocuğunu 200 yıl önce büyük büyük büyük Bessie teyzelerinin doğurduğunu anlatan genç anne Hannah, o zamanlar Charles Darwin’in yaşadığını dile getirdi.”

Peki bizde durum ne? Tahtta II. Mahmut var. Osmanlı-Rus Savaşı devam ediyor. Kabakçı Mustafa Paşa isyanı bu sıralar patlıyor. İlköğretimde “ezberlediğimiz” bilgilerle aşağı yukarı durum bu. Ne kadar yabancı, ne kadar uzak ve kuru bilgiler. Mesela II. Mahmut’un tahta çıktığı günü dedesinden dinlemiş bir dedemiz yok, soğuk wikipedia bilgileri ve ilköğretim ezberleri ile iktifa etmek zorundayız. Fakat Lawrie sülalesinden Kral III. George’un tahta çıkış gününe dair anılarını anlatacak birilerini bulmak pek zor olmaz muhtemelen, bu aile o yıllara dedelerinin dedelerinden dinledikleriyle, bir şekilde dokunabiliyor. Bizse o tarihten kopalı çok olmuş.
***

Haritada parmağını bir noktaya sabitleyip “işte buralıyım” deme dönemi çok geride kaldı. Artık “memleket nere hemşerim?” sorusunun cevabı bu kadar basit değil. Malatyalı bir genç kız ile Sivaslı bir genç, üniversiteyi Ankara’da okurken tanışıp evleniyor ve İstanbul’da çalışmaya başlıyorlar; yurt dışından aldıkları cazip teklifle Köln’e yerleşip çalışmaya devam ediyorlar. Bir sene sonra da bebekleri dünyaya geliyor; bu küçük bebek nereli?

“Ben, Hasan, tartıcıbaşı Muhammed’in oğlu, ben, Giovanni Leone de Medici; bir berberin sünnet ettiği, bir papanın vaftiz ettiği ben. Şimdi Afrikalı diye anılıyorum, ama Afrikalı değilim, Avrupalı da Arabistanlı da değilim. Bana Granadalı, Faslı, Zeyyatlı da derler ama ben hiçbir ülkeden, kentten ya da boydan değilim. Yolların oğluyum ben, ülkem kervan, yaşamımsa yolculukların en beklenmedik olanı.”

Bu kısa pasaj, Amin Maalouf’un Afrikalı Leo’sunun girişinden. Müthiş bir tarif. Bir gezginin notlarından oluşan kitapta, Hasan’ın akıl almaz macerasını, hayatını anlatıyor Maalouf. Nasıl bu kadar iyi anlatabiliyor? Büyük bir yazar Maalouf, kabul. Dedesi Adana’dan göç etmiş Lübnan’a, orada doğmuş, Hristiyan bir Arap; savaş sırasında Fransa’ya kaçmak zorunda kalmış, ilk romanı Afrikalı Leo’yu Fransızca yazmış ve halen Fransızca yazmaya ve Fransa’da yaşamaya devam ediyor. Evet, müthiş anlatıyor Maalouf çünkü bu aslında kıyısından köşesinden, bi yerinden, bi şekilde kendi hikâyesi…
***

Başladığımız yere dönelim. Artık biz şehirlilerin hikâyesi de aşağı yukarı böyle.

Sivas’ın küçük bir taşra kasabası Kangal’da doğup, Sivas’ta yatılı okuyup, bir yıl Karadeniz Ereğli’de vakit geçirip deniz kenarında yaşamayı öğrenen ben, sonrasında Ankara’da okuyup İstanbul’da aşık olan ve Tiflis’te kendini bulan, şehirlere aşık olunabileceğini anladığımdan beri “bir yerli olma” meselesini “mekân”dan bağımsız düşünüyorum; bu hissi bir mekâna sığdıramıyorum.

Peki sizin memleketiniz neresi? Doğduğunuz yer mi? Büyüdüğünüz yer mi? Doyduğunuz yer mi? Gezdiğiniz yer mi?
***

Şimdi her ne yapıyorsanız bırakın ve bir düşünün, sahiden nerelisiniz? Kendinizi nereli hissediyorsunuz? Bu sorunun artık sizin için manası ne? Uzun bir düşünme süreci. Bu meseleyi anlamlandırmak ve hayatın akışında bir format bulmak gerekiyor. İnsan “o an olduğu yerli” değilse nereli olduğunun çok bir önemi olmuyor. İnsan, “on an yaşadığı yerli” değilse aslında “hiçbir yerli” sayılmaz.
***

Henüz kafamda oturtabildiğim bir şey değil, hâlâ üzerine okuyorum, düşünüyorum, yazıyorum. Fakat şimdiye kadar en iyi cevabı yine Afrikalı Leo verdi: “Ben yalnızca Tanrı’ya ve dünyaya aidim; ve yakında bir gün yine onlara döneceğim.”

Yorumlar

Yorumlar