Okumaya büyük şehre gelip, geri dönemeyenleri hikâyesi…

 

İlk kitabım “Kurusırt’ın Ardı”ndan dört yıl sonra ikinci kitabım “Evden Uzakta” bu ay Liman Kitaplar’dan çıktı. Güzel bir kitap oldu. Kurusırt’ın Ardı’nda, ilk gençliğin ve ilk okumaların verdiği acemlikle yazdığım yazılar, oluşturduğum üslup ve yazı formunun biraz daha demlendiği, izleğini oluşturduğu bir kitap oldu. Yazı yolculuğumda, geldiği izleği görmek için yol üstüne koyduğum taşlardan ikincisi oldu.

İlk kitabım aslında “çocukluğum” diyebileceğim yılları, o yılların hatıraları, simâları idi, Kangal’ın benim çocukluğumdaki zamanlarını yazmıştım, dedemin etrafında şekillenen bir kitap olmuştu. Evden Uzakta ise o yılların devamında, ilk gençliğimin, lise yıllarımın, o yıllardaki Sivas’ın simâları ve asude zamanlarını anlattım.

Ben liseyi yatılı okudum. Yatılı demek aslında evden uzaklaşmanın başladığı, okumak için evden ayrılışın başlangıcı… Hayatı öğrenmeye başladığım yıllar oldu benim için. Hepimizin zaman içerisinde geçtiğimiz yolun izlenimleriyle oluştu kitaptaki yazılar.

Bu kitapla birlikte kendimi daha bir “yazar” hissettiğim bir duygu haline girdim diyebilirim, ilk kitabımı imzalatmak isteyenleri kırmadan imzalamamak için geçiştirdiğim çok olmuştu, biraz çekiniyordum. Sanki henüz isminin başına “yazar” sıfatını eklemek için erken gibi geliyordu. Evden Uzakta ile birlikte artık imzalarken daha rahatım, imza isteyeni kırmıyorum, imzalamaktan da keyif alıyorum. Bu da sanırım yazarlık yolculuğumda kayda değer bir merhale oldu.

Ne anlatıyor bu kitap? Ne ifade ediyor? Benim için bu sorunun cevabı biraz hüzünlü, çokça duygu yüklü. İlk aldığım geri dönüşler de bu minvalde.

Bizim nesil için “ev” aslında bir yaştan sonra hep “uzakta” olunan, uzakta kalınan ve uzaktaki bir yer, bir duygu hali. Bunun başlangıcı da genelde “okumak için” evden ayrılışlar oluyor. Belki sadece okumak için değil ama büyük oranda öyle başlayan bir süreç.

Biraz da “bizim nesil”in hikâyesi… Kitaptan bir bölümle anlatayım bu kısmı:

Çay ocağı kuşağına yetişmiş belki son nesiliz, bizim hikâyemiz, yeni çağa yabancı olmayan ama geçmişe dokunabilen son hikâye belki…

Bizim neslin hikâyesi, büyük şehre okumaya gelip kalan, şehrin ve hayatın koşturmacasından her sıyrıldığında, içindeki taşralıyla başbaşa, bir nargilenin dumanında memleket meselelerini dumanaltı eden taşralıların hikâyesidir.

Gün aşırı çay ocağında toplanan, şiirlerini yayınlatamadığı taşra dergisine kızıp dergi çıkaran, kasabanın okumuş yazmış çocuklarının hikâyesidir.

Bizim hikâyemiz, şehre gelirken büyüdüğü küçük kasabayı, okuduğu yatılıyı da yanında getiren ve büyük şehrin hengâmesine direnen taşra çocuklarının hikâyesidir.

Ve hep bıyık altı muzır bir tebessüm barındırsa da, içten içe pek hüzünlüdür.

Kitapla ilgili aldığım en önemli eleştiri ise genelde “neden daha uzun yazmadın?” oluyor. Bu eleştiriyi de bıyık altı muzır bir tebessümle cevaplıyorum: Böyle daha güzel…

Kurusırt’ın Ardı’nın ithafında dedemin bir duasını almıştım “ellerin yeşil olsun guzum” diye dua ederdi bana, çok özgün bir dua. Kitabı okuyan veya bahsettiğim herkes de bu duayı çok sevdi, ilk defa duyduğunu söyledi. O dua yazı yolculuğuma rehber oldu. Görseydi herhalde kitaplarımı da okşar sever, başucundan ayırmadığı, arada çıkarıp baktığı tesbihi gibi onun için anlamlı şeyler olurdu.

Okurken “biraz daha olsaydı” hissi bırakabilmek aslında bilinçli bir üslup tercihi ve sanırım başarılı bir tercih zira Allah ömür verirse yolumuz uzun, anlatacak çok hikaye var, kurulacak çok cümle, anlam verilecek çok kelime var.

Okumak için evden ayrılıp da geri dönemeyenlerdenseniz bu kitaba bakın derim, tavsiyem bir türkü eşliğinde okuyun, zira o yazıları yazarken fonda hep bir türkü vardı, kimi zaman Kul Duran’dan, kimi zaman Sümmani’den, kimi zaman Ruhsati’den… Ama hep bir türkü vardı.

Kitabı sipariş vermek isterseniz Liberte Yayınları sayfasında ve kitap satış sitelerinde bulabilirsiniz. İmzalı olarak isterseniz internet sitemdeki bağlantıdan sipariş verebilirsiniz.

Bir türküyle de bu yazıyı bitirelim.

Yorumlar

Yorumlar