[Bu yazı, 23.08.2010 tarihinde Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.]

Siyasetin önündeki psikolojik engeller, sorunların çözümü yolundaki çalışmaları tıkayabiliyor, çözümü tahmin ettiğimizden daha zor hale getirebiliyor.

Bu psikolojik engellerin aşılması da sorunun çözümünde tahmin ettiğimizden çok daha fazla yol almamızı sağlayabiliyor. Sorunlarımızın aşılmasında aslında en önemli aşama, bu psikolojik engellerin devreden çıkarılması olabiliyor. Ortadan kalkan psikolojik engeller, gözümüzde büyüttüğümüz sorunun konuşulamayan aşamalarının dahi kendiliğinden çözülmesini sağlayabiliyor. Zamanlaması iyi ve biraz cesaretle yapılan bir hamle, bazen başka hiçbir çaba harcamadan sorunun aşılmasında önemli bir aşama kaydetmemizi sağlıyor. Aşılamayan psikolojik engeller ve bu psikolojik engellerle boğuşarak kaybettiğimiz zaman, sorunu zamanla daha karışık ve korkutucu boyutlara taşıyor, kaybedilen her psikolojik eşik, kaçırılan her fırsat, kayıpların telafisi için çok daha fazla çaba gerektirebiliyor.

Kürtçe TV Açıldı, Ülke mi Bölündü?

Vaktiyle, Kürtçe eğitime izin verilince ya da Kürtçe yayın yasağı kaldırılınca ülkenin bölüneceğine inancımız tamdı. Kürt sorununun otuz yıllık “çatışmalı” kısmının büyük bir bölümünde Kürtçe yayın yasağı ve Kürtçe eğitim tartışıldı; terör örgütü, propagandasında devletin Kürt halkına bu hakları vermiyor olmasını sıkça dillendirdi, bir dönem neredeyse varlığını bu hakların elde edilmesi üzerine meşrulaştırdı, bir koz olarak kullandı. Bu konunun dile getirilmesi, bir insanın vatan haini ilan edilmesi için yeterli sebepti. Şimdi devletin Kürtçe yayın yapan bir kanalı var ve Kürtçe eğitim serbest. Peki ülke bölündü mü? Tam aksine, bu hakların verilmediği bahanesiyle şiddetini meşrulaştırma çabasındaki örgütün elinden bu kozlar alındı ve Kürtler biraz daha bu devletin vatandaşları olduklarına kanaat getirdiler, devletle Kürtlerin arasındaki “küslük” bir nebze olsun hafifledi. Kürtlerin hakları için mücadele ettiği propagandasıyla cinayet işleyen örgüt, cinayetlerine başka kılıflar aramaya koyuldu, varlığını meşrulaştırdığı zemin altından kaydığı için, şiddetini haklı göstermek amacıyla en çok tekrarladığı söylemleri boşa çıkmış oldu. Hem örgütün hem de statükonun zihinlere ördüğü bu psikolojik duvar, Kürt sorununda zaman ve enerji kaybına yol açtı.

Terör örgütünün ön saflara sürdüğü çocukların terör suçuyla yargılanması, tam da örgütün istediği gibi bir şeydi. Nitekim propagandasını yapıp, diğer çocukları da sokağa sürmek için elinde iyi bir koz oldu, örgüt, dışarıdaki çocuklara içerideki kardeşlerini göstererek onları da sokağa sürdü. Bu konu üzerinden hükümetin samimiyeti sorgulandı. Nihayetinde “taş atan çocuklar”ı da ilgilendiren, Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) bazı maddelerinde değişiklik yapıldı, çocuklar serbest kaldı. Fakat tutuklanan çocuklar, çocuk olarak girdikleri hapishanelerden politik bir hınçla çıktı. TMK’da, bu değişiklikler yapıldığı sırada, İnegöl ve Dörtyol’da “iç savaş provaları” başlamıştı bile… Yapılan bu değişikliklerin gecikmesi, ortamı germeye hizmet etmekten başka bir işe yaramadı. Yapılan değişiklik, bundan sonra “taş atan çocuklar” şeklinde maniple edilebilecek bir durumun önüne geçti ama çok sayıda çocuğu hapishane ile tanıştırıp devletin ceberut yüzü ile karşılaşmasını engelleyemedi.

Keşke Madımak’ın Tapusu Masada Olsaydı

Alevi meselesinde de benzeri bir durum yaşandı ve vaktinde yapılamayan bir hamle, sürecin işlemesinde önemli bir eşiği yitirmemize neden oldu. Alevi çalıştaylarına katılan bazı katılımcılar, toplantıların yarısından fazlasında Madımak Oteli meselesinin konuşulduğunu, bu tartışmalarda hem vakit kaybedildiğini hem de katılımcıların gereksiz yere kısır polemiklere girdiklerini ve toplantılarda mesafe alınamadığını ifade ediyorlar. Alevi açılımı, bu kısır tartışmalardan sonra tıkanınca Madımak Oteli’nin kamulaştırılması konusunda adımlar atıldı. Madımak Oteli kamulaştırıldı ama büyük umutlarla başlayan çalıştaylar tıkandı, sonuç alınamadı. Madımak’ın tapusu bu çalıştaylar öncesinde masaya konulsaydı toplantılarda çok daha fazla mesafe kaydedilebilirdi.

12 Eylül 2010’da referanduma sunulacak olan anayasa değişikliği paketi, aşılması gereken en büyük duvarlardan birini aşmamız için büyük bir fırsat veriyor bize. Referandum, statükonun mücessem kurumlarının demokratikleştirilmesi, “geçici 15. madde” gibi garabetlerin tarihe gömülmesi gibi sistemin dokunulmazlarına el atılmasının yanında, yeni bir anayasa yapımının önündeki psikolojik engellerin aşılması açısından da önemli bir adım olacaktır. Seçmeninden “hayır” oyu kullanmasını isteyen partilerin argümanlarından biri “yeni bir anayasa” yapılması… Hükümete yeni bir anayasa çalışması yaptığı süreçte randevu dahi vermeyen partilerin bu beyanları, referandum sonrasında yeni bir anayasa yapılması konusunda toplumda daha güçlü bir talebin oluşacağını gösteriyor. Referandumun, sonuçta hayır çıkması durumunda bile, yeni bir anayasa ihtiyacı konusunda bir fikir birliği oluşturması açısından önemli bir tartışma zemini oluşturacağı bir gerçek.

Referandumdan “evet” çıkması, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı, 411 oyla kabul edilen anayasa değişikliğinin esastan iptali ve son değişiklik paketinin esasına girmesi gibi müdahalelerle, artık tamamen ipotek altına aldığı Meclis iradesinin yeniden tesisi olacaktır. Bu değişiklik paketi ile “statüko”nun amentülerine dokunulmuş olacak ve asıl iradenin atanmış bürokratların değil halkın bizzat kendisinin, halkın seçtiği vekillerinin olduğu bir kez daha tescillenecektir. Aynı zamanda bu karar, Meclis’e en yakın zamanda “halkın iradesi”ni yansıtacak bir anayasa yapmak için de görev vermiş olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin çözümsüz sorunlarının üzerine cesaretle gitmesinin önündeki en büyük engeli kaldırıp kaldıramayacağımıza, 12 Eylül 2010 günü karar vereceğiz.

Yorumlar

Yorumlar