Bir şehri gezmeye nereden başlarsınız? Ben olduğum yerden başlarım. Bavulumu bıraktığım yeri merkez alarak, bir kilometrekarelik alanda, yürüme mesafesinde ne varsa ilk önce orasını gezerim. Gerçi buna pek gezmek de denemez, belki “vakit geçirmek”…

Viyana’ya ilk gittiğimde de aynını yaptım. Otelden çıkıp, etrafta ne var ne yok dolaşmaya çıktım. Kaldığım yer merkezi olduğu için biraz şanslıydım. Meşhur yerleri gezmek gibi özel bir gündemim olmasa da, Mozart’ın Viyana’da bir süre kaldığı, şimdi müze olan evi kaldığım otelden seminer salonuna giden yol üstündeydi, ilk vakit bulduğumda gezdim. Esasında müzeden çok etkilenmedim, boşa vakit harcadım hissine kapıldım; camekânların içinde birkaç belge, kitap, fotoğraf…  Ev boş bina, Mozart’ın piyanosu yok, çalışma masası yok. Biraz soğuk geldi. Tek iyi tarafı belki, boş da olsa mekânı görmekti; odası ne kadardı, pencereden bakınca ne görüyordu, komşuları koridorda gürültü yaparsa içeri geliyor muydu gibi “sıradan” ve “gündelik” olana dair meraklarını gideriyor insanın.

İkinci gidişimde Freud’un evini gezdim. Freud’un evi bu manada daha iyi, bazı orijinal eşyalar muhafaza ediliyor ve sergileniyor. Evin önemli bir kısmı neredeyse Freud’un bıraktığı gibi, duvardaki tablolar, Freud’un meşhur Çarşamba toplantılarının yapıldığı ve aynı zamanda hastaları için karşılama salonu olarak kullanılan kısım, kapı zili ve kapısındaki tabela; birçok şey sanki birazdan Freud’la karşılaşacakmışsınız hissi veriyor. Bu nevi yaşayan mekânların müze işlevi sanırım çok daha etkileyici.

Yolunuz düşerse, boş evi değil, sokakları gezin derim, çok daha iyi geldi bana sokakları dolaşmak. Birbiriyle nerede ayrılıyor nerde birleşiyor belli olmayan heybetli binalara girin rastgele. Acayip butik kahve dükkânları, kafe mi ev mi belli olmayan mekânlar, günlük hayatının ortasında kahve sigara keyfi yapan insanlar… Mesela Viyana’nın binaları enteresan, kocaman bir kapıdan giriyorsun, büyük avlulardan geçiyorsun ve nerdeyse üç cadde öteye çıkıyorsun.

“Şehri gezmek” pek bir şey ifade etmiyor bana, benim için mesele “şehirde vakit geçirmek”… Şehrin meşhur yerlerini, tarihi yerlerini gezmeye kendimi zorlayarak vakit geçirmek istemiyorum. Olan vaktimde, şehrin sosyal hayatına ne kadar katılabilirsem katılmaya çalışıyorum. Çıkıp sokağa herhangi bir tarafa yürüyorum, yol üstü dikkatimi çeken vitrinlere takılıyorum, kitapçı görürsem giriyorum, bilmediğim dildeki kitapları inceliyorum, kâğıdına baskısına bakıyorum…

Her şehirde aynı şeyi, insanların sıradan yaşantılarını merak ediyorum. Nasıl bir evde oturuyorlar, mutfakları dar mı, odalar salona mı açılıyor, bu binaların içi nasıl mekânlar, nasıl havalandırıyorlar, lavaboları tıkanıyor mu, tıkanınca ne yapıyorlar filan…

Hayatın camekânlar içindeki birkaç belgeye hapsedildiği müzelerdense caddeleri, meydanları, köhnemiş ama hala yaşlı teyzelerin avlu taşlarını suladığı binaları gezmeyi seviyorum. Zaten Wikipedia’da bulacağım bilgileri bir de camekân altındaki yazılardan öğrenmek yerine, çıkıyorum sokağa, rüzgâr nereye götürürse gidiyorum peşinden.

Anlamadığım afişlere bakıyorum. İnsanların anladığım bir dilde konuşmalarına şahitlik ediyorum, en sıradan, belki altı üstü “ha iyi tamam geldim gittim” olan muhabbetlerinin içeriğini merak ediyorum. Caddenin sokağın adını merak etmiyorum, burada hangi meşhurun ne yaptığını da…

Güzel bir günü keyifle devam ettiriyorum. Sonra oturuyorum bir banka, böyle yazılar yazıyorum.

Kendime güzel an’lar, güzel anılar biriktiriyorum.

Yorumlar

Yorumlar