achdung!

viyana’dan ilk izlenim: binalar çok eski, buraya bi kentsel dönüşüm lazım. verecen mütayite, temiz iki daire, apartmanın altını da bankaya kiraladın mı, işte o kadaar. girişimci zeka yok adamlarda.

İlk izlenim şakayla karışık böyleydi ama viyana sinir bozucu derecede “tarihi bi” yer. Bu “tarihi”lik ve “korunmuşluk” sinirimi bozdu. binalar en fazla beş altı katlı, acayip güzeller ve acayip eski, kocaman heybetli şeyler. bazılarında kominist zamanların izi var bazıları sanki bu dünyadan değil.

viyana notları 2bir iki fotoğraf çekeyim dedim, moralim bozuldu, çekmedim. bari aval aval bakıp tadını çıkarayım dedim. öyle de yaptım, şehrin tadını çıkardım, fotoğraf çekmedim. çektiğim birkaç fotoğraftan en güzelini paylaştım, gerçi o fotoğraf da pek güzel oldu, fotoğraf çekmediğime pişman olmadım yani.
***
“şehri gezmek” pek bi şey ifade etmiyor bana, benim için mesele “şehirde vakit geçirmek”… şehrin meşhur yerleri, tarihi yerlerini gezmeye kendimi zorlayarak vakit geçirmek istemiyorum. olan vaktimde, şehrin sosyal hayatına ne kadar katılabilirsem katılmaya çalışıyorum. çıkıp sokağa herhangi bi tarafa yürüyorum, yol üstü dikkatimi çeken vitrinlere takılıyorum, kitapçı görürsem giriyorum filan.

fakat yine de stratejik bi hata yaptım, merakıma yenik düşüp müze olan mozart’ın evini gezdim. boşa vakit harcadım. camekanların içinde birkaç belge, kitap falan filan… tek iyi tarafı mozart’ın mason olduğunu öğrenmem ve masonik törenlerde giydiği giyisileri görmem oldu, artık “hiç mason kıyafeti görmedim” demem, artık neye yarayacaksa, onu da koyduk heybemize. ev boş bina, mozart’ın piyanosu yok, çalışma masası yok… tek iyi tarafı belki, boş da olsa mekanı görmek, odası ne kadardı, pencereden bakınca ne görüyordu, komşuları koridorda gürültü yaparsa içeri geliyor muydu gibi meraklarını gideriyor insanın.

yolunuz düşerse, boş evi değil, sokakları gezin derim, çok daha iyi geldi bana sokakları dolaşmak. kocaman ve birbiriyle nerede ayrılıyor nerde birleşiyor belli olmayan heybetli binalara girin rastgele. acayip butik kahve dükkanları, kafe mi ev mi belli olmayan mekanlar, günlük hayatının ortasında kahve sigara keyfi yapan insanlar… mesela viyana’nın binaları enteresan, kocaman bi kapıdan giriyorsun, büyük avlulardan geçiyorsun ve nerdeyse üç cadde öteye çıkıyorsun.

her şehirde aynı şeyi, insanların sıradan yaşantılarını merak ediyorum. nasıl bir evde oturuyorlar, mutfakları dar mı, odalar salona mı açılıyor, bu binaların içi nasıl mekanlar, nasıl havalandırıyorlar, lavaboları tıkanıyor mu, tıkanınca naapıyorlar filan…

hasılı kelam, hayatın camekanlar içindeki birkaç belgeye hapsedildiği salak müzelerdense caddelerde, meydanlarda, köhnemiş ama hala yaşlı teyzelerin avlu taşlarını suladığı binaları gezmeyi seviyorum. zaten vikipedi’de bulacağım bilgileri bir de camekan altındaki yazılardan öğrenmek yerine, çıkıyorum sokağa, rüzgar nereye götürürse gidiyorum peşinden.

anlamadığım afişlere bakıyorum. insanların anladığım bir dilde konuşmalarına şahitlik ediyorum, en sıradan, belki altı üstü “ha iyi tamam geldim gittim” olan muhabbetlerinin içeriğini merak ediyorum.

sonra oturuyorum bi banka, böyle yazılar yazıyorum, kendime güzen an’lar, güzel anılar biriktiriyorum.

misal bu yazıyı şöyle bir mekanda, sokak ortasında, bir bankta, yanımdaki kızın içtiği sigaranın dumanının arada suratıma çarpmasından rahatsız olmayarak yazıyorum. caddenin sokağın adını merak etmiyorum, burda hangi meşhurun ne yaptığını da… güzel bir günü keyifle devam ettiriyorum.

bilmediğim şehirleri böyle gezerim. bi de bildiğim şehirleri gezişim var ki, üff! onu da ilk tiflis gezime saklıyorum.
***
viyana yoluna çıkarken kendimi tek bir konuda şartladım ve kesinlikle yapmamaya karar verdim: kanuni ve viyana’nın fethi ile ilgili espri yapmayacaktım. fakat tabbi ki beceremedim ve kötü de olsa bir espri kıvamında paylaşım yaptım: “bi mevzuyu netleştirelim. kanuni’nin viyana’yı fethedemediğine emin miyiz? ankara’dan sonra en çok türkle muhatap olduğum şehir viyana oldu.” fakat bu paylaşımın tespit ettiği şey sanırım önemli bir noktaya parmak basıyor, viyana’da çok türk var. metroda, parktaki bankta, yolda yürürken yanınızda türkçe muhabbete denk geliyorsunuz. gittiğim her yerde türk lokantası bulmaya çalışıyorum, yoksa patates ve pirinç pilavı yemekten içim dışıma çıkıyor, farklı lezzetlerle aram iyi değildir. viyana’da o konuda da çok rahattım, türk lokanta zincileri var ve çok yaygın. en meşhuru galiba turkis, büyük lokantaları yanısıra atıştırmalık express büfe tarzı şubeleri filan var.
***
Ek Notlar:
– viyana’da kızlar acayip çok sigara içiyor. daha doğrusu çok sigara içen bayan gördüm. dikkat çekecek derecede.
– Neredeyse hiç sokak hayvanı görmedim. birkaç tane köpeğini gezdirene rastladım, onun haricinde sokaklar nerdeyse hayvansız. hayvan sevgim yoktur ama dikkatimi çekti, normalde sokakta gördüğümüz kedi köpeğin de aslında şehir sakinlerinden olduğunu anladım diyebilirim.
– metro’da turnike yok. biletler aylık, yıllık gibi periyotlarla alınıyormuş, tek binişlik veya haftalık binişlik gibi biletler var. turnike olmayınca bilet kontrolleri tren içerisinde oluyormuş. bana denk gelmedi.
– şehirde enteresan bir güven vericilik var. hiç tedirgin olmadım, telaş yok, koşturmaca yok, hayat çok aheste ama öyle uyuşuk da değil. çok intizamlı ve doğal bir akış. kimsenin telaşı yok ama herkes ne yaptığını da gayet iyi biliyor yani aylaklık havası da yok.

Yorumlar

Yorumlar