24 Nisan’ın hemen öncesinde Ermenistan’daydım, Erivan’da çok güzel bir hafta geçirdim. Her ne kadar Metin Tok gibi mevzua geç kalsam da, 24 Nisan’a yetiştiremediğim notlarımı birkaç parça halinde paylaşayım. Nisan’ın 15’inden 19’una kadar Erivan’daydım. Erivan’a İstanbul’dan haftada iki sefer var, Pazar ve Çarşamba günleri karşılıklı olarak yapılan seferler haricinde uçuş yok. O nedenle gitmeyi planlıyorsanız, programınızı uçuş günlerine göre yapmanızda fayda var.

15 Nisan gecesi, işadamı, iş kadını, sivil toplum kuruluşu çalışanı ve akademisyenlerden müteşekkil Türkiyeli bir grup, aynı şekilde iş adamı, iş kadını, akademisyen ve STK çalışanı Ermenistanlı bir grup ile bir hafta geçirmek için yola çıktık.

Sabaha karşı Zvartnots Havaalanına indik.

Zvartnots Havaalanı çok şirin bir yer… Fakat uçaktan indikten sonraki manzara pek şirin değil, klasik bir üçüncü dünya manzarası. Ülkeye giriş vizeye tabi fakat vize girişte alınıyor, bu da enteresan bir manzara oluşturuyor, vize formunu bir an önce doldurup pasaport kontrolüne girmek için kıyasıya bir yarış başlıyor. Sorulara ne cevap vereceğinizi yanınızdakine soran mı dersiniz, kalemi olmayan, sırayla formu yanlış yazan filan, hiç yabancı değil, manzaranın aynını Ankara Adliyesi’nde meşhur “savcılıktan temiz kağıdı” denen şeyi almak için de yaşıyoruz.. İnince en az üç saat ülkeye girmek için uğraşıyorsunuz. Vize için doldurduğunuz formla birlikte kuyruğa giriyorsunuz, işinden bezmiş memurlar klasik memur meymenetsizliği ve suratsızlığıyla, yavaş yavaş işlemlerinizi yapıyor, sonra pasaportunuzun üçüncü sayfası boşken taa on üçüncü sayfaya özensizce vizeniz yapıştırılıyor ve pasaport kontrol kuyruğuna giriyorsunuz. Bir iki saatlik uzun bir bekleyiş de burda var. Sonrası çok zevkli, Duty Free mağazalarda “vergisiz” alış veriş keyfi… Devletin nasıl birşey olduğunu gayet iyi anlıyorsunuz zira bu mağazadaki bir ürün, kasadan geçtikten hemen sonra en az üçte bir oranında pahalı… Kazancınızın üçte bir ortağı devlet yani… Hele bir de Ermenistan gibi Türkiye’ye oranla her şeyin daha ucuz olduğu bir yere gidiyorsanız, tam bir travma oluyor.

Programın ilk günü kısa bir süre şehri gezme imkânımız oldu. Anoyan Caddesi şehrin en eski caddesi, şehir aslında bu cadde üzerine kurumuş ama Mimar Aleksandr Tamanian şehrin gerçek mimarı. Şehir 1920’lerde Aleksandr Tamanian’ın tasarımına göre yeniden yerleşmiş, Tamanian harika meydanlar tasarlamış, şehrin merkezi harika oval bir meydan, etrafındaki binalar da bu ovalliğe göre tasarlanmış. Şehir, antik kentler gibi, bütün ana yolların şehir meydanına bağlandığı bir yapıda. Caddeleri geniş ve temiz, tabelandırma sistemi gayet iyi, hem Ermenice hem de latince harfler ile cadde isimleri büyük ve okunaklı olarak yazılmış. Geniş ana meydan haricinde, kavşakların büyük çoğunluğu da küçük meydanlar şeklinde, her biri ayrı güzellikte bir meydan.

Binalar bölgede çıkan meşhur volkanik “tüf” taşlardan yapılan harika taş işçiliği ile resmen bir açık hava müzesi. Enteresan bir durum var, Sovyet stili büyük ve heybetli binalara bile bir üslup kazandırmışlar. Yeni yapılan yapılar da mimari kültürlerine uygun tasarımlara sahip. Eski bazı binaları ise koruyarak, onu da kapsayan büyük binalar yapıyorlar. Hem modern hem de tarihi dokusunu kaybetmeyen binalar çıkıyor ortaya.

İlk günün sonunda topluca yemeğe gittik. Otantik Ermeni yemeklerinden müteşekkil mükellef bir sofrada akşam yemeğimizi yedik. Yemek sırasında Toast konuşmaları oldu. Toast konuşmaları yemek esnasında birinin ayağa kalkıp günün anlam ve önemine dair içinden gelenleri söylediği ve konuşma sonunda kadeh kaldırıldığı bir adet. Bu konuşmalar esnasında çok ilginç anılar, anekdotlar çıkıyor. Birbirimize o kadar benziyoruz ve o kadar aynı toprağın insanlarıyız ki, gırgır şamata gırla gidiyor, sanki akraba yemeği gibi geçiyor yemekler. Ermeni arkadaşlardan birisi bir konuşma yaptı. Sonunda “hepimiz sonuçta Adem ve Havva’nın çocuklarıyız” dedi ve kadehini kaldırdı. Türk grubundan biri hemen itiraz etti, Adem ve Havva’dan geldiğimiz konusunda bir sorun yok, onu herkes kabul ediyor ama mesele Adem ve Havva Türk müydü yoksa Ermeni mi? Bu çekişme yemek boyunca devam etti. Menü yüzünden yabancı bir ülkedeymiş hissini bir türlü alamadım. Yozgat’ın testi kebabı, Sivas’ın yufkasına sarılmış bir şekilde geldi, adını ezberleyemedim ama tadı hiç yabancı değildi. İki çeşit dolma geldi sonra, adını hemen ezberledim çünkü adı dolma. Menüye göz gezdirince de ne yesem diye tedirgin olmuyorsunuz, “kavurma” isterseniz “şavurma” diyorsunuz.

Yemek sonrasında biraz keyfe gelince şarkı söyleyelim durumu oldu, malum bir klasik… Ne söyleyelim faslındaki tereddütten sonra başladığımız hiç bir türküyü hep bir ağızdan söyleyemedik. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımızın olduğu bir yemekte resmen rezil olduk. Ermeni grupta sesi çok iyi olan bir bayan vardı, resmen gol üstüne gol attı bizim gruba. Cem Yılmaz’ın müthiş tespitiyle, deniz kenarında ateş yanınca hemen nasıl ortaya bir gitarlı çıkıp Akdeniz Akşamları’nı çalıyorsa, bir Ermeni bir de Türk grubu bir araya gelince olabilecek en klişe şey oldu, Türkler Sarı Gelin türküsünü söylemeye başladı. Biz türküye başladık, ikinci kıtayı da Ermeni arkadaşlar Ermenice versiyonundan devam ettiler. Yani Ermeniler de en az bizim kadar lüzumsuz, panik yapmaya gerek yok.

Yemek sonrasında orta yaş grubu otele döndü, gençler olarak biz bir karaoke bara gittik. Dil bilmiyorum diye bir bahane yoktur, az votka vardır şeklinde bir tespit yaptık, zira bir ara Ermenice bir şarkıyı Ermeni arkadaşlardan daha iyi söylediğimizi hatırlıyorum. Gecenin sonunda “birbirimize çok benziyoruz” tespitinin dibini bulduk, kasada hesap arbedesi yaşandı, Ermeni arkadaşlar hesabı bize ödetmedi, Türkiye’de buluşursak bir kareoke hesabı borçlandık ve geceyi bitirdik.

İlk günün ana teması “birbirimize ne kadar benziyoruz”du aslında ama bu ifade pek oturmuyor, bence cümle başlıktaki gibi olmalı: Yok birbirimizden farkımız!

Yorumlar

Yorumlar