Üzerinde güneş batmayan dil
Harun Kaban
İstanbul’da Türkçe yazının altında İngilizcesini görürsünüz. Roma’da İtalyancanın, Madrid’de İspanyolcanın, Berlin’de Almancanın yanına İngilizce ilişir. Havalimanlarında, tren istasyonlarında, müzelerde, turistik meydanlarda dünya uzun zamandır böyle konuşuyor.
Londra’ya geldikten birkaç saat sonra, metroda karşıma çıkan ilk soğuk İngiliz şakası, bir şaka değildi. Vagonun kapısının solunda sarı bir uyarı levhası vardı: “Items trapped in the doors cause delays.” Kapılara sıkışan eşyaların gecikmelere sebep olacağını söylüyordu. Neredeyse her metroda karşılaştığımız, rutin uyarı kartlarından biri; şaşırmak için bir sebep yok. Sağ tarafa baktım, aynı levhadan bir tane daha… Aynı cümle, yine İngilizce; İngilizceyi İngilizceye çevirmişler yani.
Elbette ortada bir tercüme yoktu. İki ayrı kapı kanadına yerleştirilmiş iki ayrı güvenlik uyarısı bunlar. Fakat insan yeni bir şehre yalnız bavuluyla gelmiyor; alışkanlıklarını, başka şehirlerden öğrendiklerini, dünyaya bakarken kullandığı küçük refleksleri de yanında taşıyor. Benim afallamama neden olan refleksim şuydu: Bir tabelada iki ayrı metin görüyorsam biri o ülkenin dili, diğeri İngilizcedir.
İstanbul’da Türkçe yazının altında İngilizcesini görürsünüz. Roma’da İtalyancanın, Madrid’de İspanyolcanın, Berlin’de Almancanın yanına İngilizce ilişir. Havalimanlarında, tren istasyonlarında, müzelerde, turistik meydanlarda dünya uzun zamandır böyle konuşuyor.
Önce kendi dilinde söylüyor, sonra İngilizceye çeviriyor. Kendi dilinde söylediği o dili bilenler için, İngilizce çevirisi dünyanın geri kalanı için. Herkesin bir anadili var, bir de “ikinci dil”i, her yerin kendine ait bir dili var, bir de geri kalan her yer için İngilizce…
Londra’da işte o ikinci dilin memleketine geliyorsunuz. Bu yüzden metro kapısındaki iki sarı levhaya bakarken aslında İngiltere’den çok, dünyanın geri kalanını düşündüm. Çünkü mesele İngilizlerin tabelalarını hangi dilde yazdığı değil, mesele bizim tabelalarımızı neden İngilizceye çevirdiğimiz.
İngilizce bugün dünyadaki yabancı dillerden herhangi biri değil. Yıllar önce Gürcistan’da yaşadığım zamanlar, Türkçe bilmeyen Gürcü arkadaşlarımla, Gürcüce bilmediğim için İngilizce konuşuyorduk; gariptir, İngilizcemi Gürcistan’da geliştirdim. İngilizce pek çok yerde doğrudan “yabancıyla konuşma dili”. İki insan birbirinin dilini bilmiyorsa, aralarında kurulacak köprünün hangi dil olacağı konusunda çoğu zaman uzun uzun düşünmüyorlar. Hindistanlı ile İspanyol, Türk ile Japon, Alman ile Brezilyalı karşılaştığında masaya ilk çağrılan dil İngilizce oluyor.
Londra metrosundaki o iki tabela bana biraz bunu hatırlattı. Dünyanın büyük kısmı kendisini İngilizceye tercüme etmeye alışmış durumda. İngiltere ise kendisini dünyaya tercüme etmek zorunda kalmadan yaşayabilen az sayıdaki merkezden biri.
Bunun arkasında elbette uzun bir tarih var. İngilizcenin bugünkü hâkimiyeti bir sabah insanların ortak kararıyla ortaya çıkmadı. Öncesinde gemiler vardı, ticaret yolları vardı, limanlar, sömürgeler, şirketler, okullar, mahkemeler, bürokrasiler vardı. Britanya İmparatorluğu genişledikçe İngilizce de onunla beraber yolculuk etti.
Rahmetli Mustafa Çalık’ın bir Kerkük türküsü öncesinde söylediği bir söz vardı, çok severim, sık sık kullanırım, şöyle diyordu: Bir gün ordular bile çekilebilir fakat türküler direnir! Dil böyledir, ordular çekilse de dil direnir. Haritalarda Britanya rengine boyanan toprakların sınırları zaman içinde silindi. Bayraklar indi, sömürgeler bağımsız devletlere dönüştü, imparatorluk küçüldü. Fakat dil, askerle beraber geri dönüp Büyük Britanya adasına sıkışmadı.
İmparatorlukların bıraktığı mirasın tuhaflığı biraz da burada yatıyor. Bir imparatorluk, yönettiği topraklardan çekilebilir; fakat orada kurduğu demiryolu kalır, idare biçimi kalır, hukukundan parçalar kalır, eğitim sistemi kalır.
Fakat en önemlisi, kelimeler kalır. İmparatorluk haritadan çekilebilir fakat dil aynı hızla geri çekilmez.
İngilizcenin hikâyesini sadece Britanya İmparatorluğu’na bağlamak doğru değil elbette. Yirminci yüzyılın büyük bölümünde Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomik, askerî ve kültürel ağırlığı İngilizceyi yeni bir çağın dili hâline getirdi.
Britanya yolu açmıştı. Amerika o yolu otobana çevirdi. Birçok şeyde olduğu gibi, İngilizlerin estetik bir şekilde yaptığını Amerika vulgar bir şekilde çoğalttı.
Hollywood İngilizce konuştu, popüler müzik İngilizceydi, uluslararası şirketler İngilizce yazıştı, akademik dünyanın önemli bir bölümü İngilizce olmayan yayını dikkate almadı. Nihayet bilgisayar çağının komutları, yazılımın terminolojisi, internetin ilk büyük dili İngilizce oldu. Böylece bir zamanların imparatorluk dili, küreselleşmenin işletim sistemine dönüştü.
Bugün Ankara’da bir kafede oturan genç, Londra’ya hiç gitmemiş olsa bile “deadline” diyor. İstanbul’daki şirket “meeting” yapıyor. Bir Türk, bir İtalyan ve bir Koreli ortak bir masada buluştuğunda toplantının hangi dilde yapılacağı neredeyse kendiliğinden belli oluyor.
Bir dili insanların öğrenmesi elbette o dilin gücünü gösterir. Fakat çok daha büyük güç, insanların o dili öğrenmenin doğal olduğuna inanmasıdır. Artık İngilizce bilmeyen birinin uluslararası bir ortamda zorlanmasını olağan karşılıyoruz. Anadili İngilizce olan birinin başka hiçbir dil bilmemesini ise aynı şaşkınlıkla karşılamıyoruz. Bu asimetri o kadar uzun zamandır hayatımızın içinde ki artık asimetri gibi görünmüyor. Belki emperyalizmin en kalıcı başarısı da budur: Bir şeyi zorunlu hâle getirmesi değil, o zorunluluğun görünmez olmasını sağlaması.
Bugün İngilizceyi elbette yalnız emperyalizm kelimesiyle açıklamak haksızlık olur. Bir dil, milyonlarca insan tarafından öğrenilmeye başladıktan sonra artık onu yayan devletlerin mülkü olmaktan çıkar. İngilizce bugün Londralıların olduğu kadar Delhi’nin, Lagos’un, Singapur’un, New York’un, internetin ve onu ikinci dil olarak konuşan milyarlarca insanın da dili.
Meseleye belki böyle bakmak gerekiyor, diller de imparatorluklarından bağımsızlaşabiliyor. İngilizlerin ve sonrasında Amerikalıların emperyalizmi nedeniyle İngilizceye haksızlık etmek istemem, bence dil insanın en kutsal varlığıdır. Nitekim yaşadığım bu şokun sonrasında üzerine biraz düşününce başka bir noktaya çıktım.
İmparatorluk çöktü ama dil direndi. Belki İngilizcenin en büyük zaferi de bu oldu: Onu dünyaya taşıyan imparatorluktan daha uzun ömürlü olması. Bir zamanlar Britanya İmparatorluğu için “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” denirdi. Bugün o imparatorluk yok ama Londra’da güneş battığında İngilizce konuşulan başka bir yerde sabah oluyor.
Britanya’nın üzerinde artık güneş batıyor ama İngilizcenin üzerinde hâlâ batmıyor.
