Ankara’yı yürüyerek gezmek gerekir
Harun Kaban
Bir şehir en çok terk ettiğimiz sokaklarda yaşar. Ayrancı’dan aşağıya inen yolda, kaybettiğimizi sandığımız zamanların hâlâ bizi beklediğini görüyorum.
Şehirleri arabayla geçeriz, yürüyerek hatırlarız. Ankara benim için uzun süre camdan akan bir görüntüydü: Ayrancı’nın apartmanları, Kuğulu’nun kıyısı, Tunalı’nın vitrinleri hep bir hızın içinde geçip giderdi. Sonra bir gün yürümeye başladım. Şehir ancak o zaman bana bir şey anlatmaya başladı.
Yürümek zamanı yavaşlatır. Bir sokağın köşesini dönerken, yıllar önce orada durduğunuz o akşam yeniden yanınıza gelir. Hafıza mekâna tutunur. Doğduğumuz evlerde ölmesek de, o evlerin önünden her geçişte bir parçamız içeride kalır.
Ankara’nın kendine has bir sessizliği var. Başka şehirler kalabalığıyla üstünüze yürür; Ankara sizi biraz kenarda, biraz kendi hâlinizde bırakır. Bu yüzden onu sevmek zaman ister. Tanımak için acele etmemek, aynı yoldan defalarca geçmek gerekir.
Bir şehri hatırlamak, aslında kendini hatırlamaktır.
Çocukluğumun kasabasından bu şehre geldiğimde yanımda yalnızca bir bavul yoktu. Bir kasabanın bütün sesleri — çay ocağının uğultusu, akşam ezanının yankısı — benimle geldi. Ankara bu seslerin üstüne kendi seslerini ekledi. Şimdi ikisi birbirine karışmış hâlde yürüyor benimle.
Sokaklar değişir, apartmanlar yıkılır, vitrinler yenilenir; ama o mekânlarda bıraktığımız hâller olduğu gibi kalır. Yürürken onları topluyorum. “Ben yaşarken Ankara böyleydi” cümlesini her adımda yeniden kuruyorum.
Belki de yazmak da böyle bir şey: kaybolmakta olanı, kaybolmadan önce bir yere kaydetmek. Yarına kalmak için şehrin insanlarını, alışkanlıklarını, zamanlarını sayfalar arasına almak. Yürüyerek hatırladıklarımı oturup yazıyorum. Şehir böylece iki kez yaşıyor: bir kez sokakta, bir kez sayfada.