Vatan’ı Beklemek

Annem, halam ve teyzem, içinde bisküvi, yemek ısmarlama geçen komik bir hatıra… Annem hatırayı nakletmeye şu cümleyle başladı: “Hani vatanı bekliyorduk ya…” Kasdettiği şey, 15 Temmuz sonrası meydanlarda tuttuğumuz nöbetler… O an “Demokrasi Nöbetleri” tamlaması aklına gelmedi fakat esasında o tamlamanın kasdettiği şey buydu: Vatanı beklemek!

15 Temmuz öncesinde, kendi aramızda işi biraz da şakaya vurup konuşurken birbirimizi sınadığımız bir şaka geliyor aklıma, Yasemin “eğer bir şey olursa kimse beni evde tutamaz, ona göre” deyip çıtayı yükseğe koyuyor, ben de en fazla “şarj makinasını unutmayalım” diyerek lojistik bir şerh düşüyordum, o kadar; “bir şey olduğunda” ne yapacağımıza dair bir fikir ayrılığı veya belirsizlik yok, en ufak bir hareketlenmede karşılarına dikileceğiz. Kimin karşısına dikiliyoruz peki? O kısmı çok önemli değil, zira feriştahı gelse fark etmez, “bir daha asla” derken eyyamcılıktan değil, gerçekten öyle hissettiğimiz için ve gerekleri her neyse, ki bunun ucunda ölüm olsa bile, yapmaya hazır olduğumuzdan söylüyoruz. Gelecekler, onu biliyoruz.

Darbe olduğuna kanaat getirdikten sonra, henüz Başbakan’ın açıklaması bile gelmeden, evde kararlaştırdık, internetin kesilmesi veya şarjlarımızın bitmesi ihtimaline karşı tweetlerimizi atıp çıkmaya karar verdik. O sırada herkes kendince son yapması gerekenleri yaptı, Yasemin kimlik numaralarımızı ve avukat arkadaşımızın telefon numarasını başka bir arkadaşına gönderdi, başımıza gelecekleri takip edebilsin diye. Kardeşim aradı, “Durum nedir abi?” dedi, “Darbe oluyor, direneceğiz, ucunda her ihtimal var. Ben bugün dışardayım, sen çocuklarla kal. Sabah haberleşiriz, hayattaysam ne alâ, haber alamazsan durum bu, hakkını helal et.” dedim, helalleştik, kapattık. Annem aradı, ağlayarak “Burayı bombalıyorlar, siz nerdesiniz? Gurban oliym dikkatli olun, he mi?” dedi. Tamam anne merak etme dedim kapattık.

Biraz sonra tweetlerimizi attık ve çıktık.

O geceye dair yaşadıklarımızı düşünürken en net tahlil şu oluyor, ölümden döndük. 250 insan öldü, biz ölmedik. Eğer kalkışma devam etseydi muhtemelen biz Cumartesi günü ölecektik, çünkü kimsenin eve dönmeye niyeti yoktu, Cuma gecesi Kızılay’a ulaşamadığımız için hayatta kaldık ama Cumartesi eninde sonunda oraya gidecektik. Daha da net olanı şu, sosyal çevremizdeki herkes muhtemelen bir ay içinde ya direnirken ölecekti ya da bir şekilde öldürülecekti. Çünkü ben öldükten sonra kardeşimin evde oturacağını düşünmüyorum.

Benim “ihtimal” olarak söylediklerim o gece 250 insanın ailesi için gerçekleşti. Yüzlerce ocak yangın yerine döndü. Gün geçtikçe bazılarının hikâyelerini duyuyoruz, her seferinde yeniden perişan oluyoruz. İnsanlar o gece üzerlerindeki elbiselerini giyemiyor.

Advertisment

Şimdi bana soruyor, neden bu kadar sinirleniyorsun?

17-25 Aralık’a darbe dediğimizde “Neden bu kadar abartıyorsun?” sorusuyla 15 Temmuz’a kadar geldik, tepemizden bomba yağarken bile bazı ahlâksızları bunun bir tiyatro olmadığına inandırmaya çalışanlar vardı. Darbe ihtimalinin artık tarihe karıştığından hareketle komplocu, AKP’nin otoriterleşmesine zemin hazırlayıcı yalakalar olarak endişelerimize Cemaat’in içini boşalttığı “hukukun üstünlüğü”, “ifade hürriyeti” gibi argümanlarla karşılık verip işi tepemizden bomba yağana kadar getirenler şimdi neden sinirleniyorsun diyor. Sen geniş geniş konuşabilesin diye 15 Temmuz gecesi 240 insan öldü, 2 bin insan yaralandı, o yüzden azcık asabiyim, kusura bakma diyorum artık.

15 Temmuz gecesi Kazan’da insanlar toplanıp Akıncı Hava Üssü’ne gitmeye hazırlanırken kalabalıktan birisi bağırıyor: “Arkadaşlar bu gece bu işi hallettik hallettik, yarın yok zaten bize!” İşte buydu o gece dışarı çıkarken hissettiğimiz, yarın zaten her halükârda yok, bu gece ne yaptık yaptık, sonrasını kimse bilmiyordu.

Son tahlilde, 15 Temmuz gecesi insanlar “vatanı bekledi” ve tehlikede olan şey “vatan”dı. O gece o insanlar vatanı kurtardı. Şimdi bu hissi hafifsediğinizde insanların neden öfkelendiğini soruyorsanız cevabı basit: Bu topraklarda insanların çoluk çocuğunu dahi düşünmeden canını ortaya koyduğu tek bir şey vardır, o da vatan! Çünkü eğer vatan yoksa, çoluk da yoktur, çocuk da yoktur, Kazanlı vatandaşın dediği gibi, kısaca “yarın” yoktur.

İnsanların öfkelerini hafifsemeyin, çünkü bu öfke şimdiye kadar bu memleketin gördüğü en haklı öfke. Ve haksızlıklara duyarlı olurken, size bu haksızlıklara duyarlı olabilecek sükûneti o gece dışarıdakilerin sağladığını unutmayın.

HürFikirler, 6 Ekim 2016

Advertisment

Cahil Kahramanlar ve Dünyanın Rengi


Fotoğrafı kuzenim Ahmet Turan Bozkurt çekti. Kale civarında sokak müziği icra edip harçlık denkleştiren ikili, Neşet Ertaş’ın “Cahildim dünyanın rengine kandım” türküsünü söylüyormuş.

“Cahil” kelimesinin Anadolu’da kullanımı sözlük kullanımından biraz farklıdır. “Bilgisiz” olma halini daha ziyade “hayat tecrübesi” yönünden eksik olma haliyle tanımlar. Mesela okuma yazma bilmeyen yaşlılar gençlere “cahal” der, “cahil”in yerel söyleyişte biraz “kabalaşmış” haliyle “cahal”… Bu kullanım, şüphesiz sözlük anlamıyla neredeyse “okuma yazma”ya indirgediğimiz “cahil” kelimesinden çok daha derin bir yere denk gelir. Cahil ile kasdedilen, henüz hayat yolunun başında, daha çok bir eza cefa görmemiş, belki bir aşk acısı yaşamamış, bir ayrılık bir ölüm görmemiş gençtir.

Advertisment

İngilizce’de kısmen “fool” kelimesinin karşıladığı, Joseph Campell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” olarak tanımladığı, benzer çalışmalarda “The Fool’s Journey” olarak bilinen “sınanmalar yolu”ndan geçmek üzere yolan çıkan “kahraman”a, iskambil kartlarındaki joker, tarot kartlarındaki prense denktir bu kullanım. Esasında burada “kahraman” kelimesini de yeniden düşünmek gerek. Kahraman her zaman “en başarılı” demek değildir, zira mesela her baba medeni dünyanın tüm tanımlarını alt üst edercesine küçük kızının kahramanıdır. En başarılı değildir ama en güçlüdür, en koruyandır, en sığınılacak olandır. “Cahil”in sadece “okuma yazma bilmeyen” olmadığı gibi, “kahraman” da her zaman “güçlü ve başarılı” demek değildir.

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda, Campell “kahraman”ın bir arketip olduğunu ve tüm anlatılarda, aşağı yukarı benzer özelliklere sahip ve benzer sınavlardan geçen bir format olduğunu söylüyor. Yolun başında tecrübesiz, saf ve cesur “kahraman”, zaman içerisinde çeşitli zorluklarla karşılaşıyor, bunların üstesinden geliyor; yol üzerinde karşısına “şeytani kadın” arketipi çıkıyor aklını çeliyor veya “usta” arketipi çıkıyor ona doğru yolu gösteriyor. Hikayenin sonuna olgunlaşmış, öğrenmiş olarak ulaşıyor. Odysseus’tan Gılgamış’a, Hz. Nuh’tan Rambo’ya kadar bu hikayenin formatı neredeyse aynı.

İşte “cahil”i okuma yazmadan, “kahraman”ı başarıdan kısmen soyutladığınızda vaktiyle Neşet Ertaş’ın söylediği o derinliğe iniyorsunuz, herkes kendi hayatının kahramanıdır ve hayat yolunun başında bir “cahal”, bir “kahraman”dır.

Bu fotoğraftaki iki küçük kahraman da henüz yolun başında Neşet Ertaş’ın derin türküsü ile sanki bundan sonrasını planlıyor gibi duruyor; henüz farkında değiller ama daha dünyanın rengine kanacak, aşık olacak, acısını çekecek ve bu bir türkülük zamanları birbirlerine anlatıp hüzünlenecekler.

HürFikirler, 21 Ağustos 2016

Advertisment

Küçük olmayan şeyler: Çanta

Gazetemizin başyazarı Atilla Yayla Pazar yazısında sırt çanlarından dert yandı. Aslında Atilla Hoca’nın ilk serzenişi değildi bu, daha önce de benzer minvalde “küçük şeyler”den yakınmıştı. Atilla Hoca yazı dizisine “küçük şeyler” başlığını atarak aslına bakarsanız meseleyi biraz “küçümsedi” fakat mevzu bence biraz derin.

Ben de bilvesile itirazımı, laf ondan açıldığı için çanta üzerinden dile getireceğim.

Eşya Acımasızdır

Eşya, acımasızdır. Öncelikle ilişki başladıktan sonra sizi ele geçirir ve hayatınızı kendine göre düzenler. İlişki başladıktan sonra roller hızlı bir şekilde değişir, bir yerden sonra artık o sizi değil de, siz onu hesaba katmak zorundasınızdır. “Sahip” rolündekinin siz olduğunuz yanılsamasına ses çıkarmaz, fakat asıl iktidar elbette ki eşyadadır ve en güçlü iktidar bu tip bir gizli iktidardır.

Eşya acımasız olduğu kadar vefasızdır da. Büyük dedenizin iyi gününde gülen, kötü gününde ağlayan, her daim kolunda olan o saat, büyük dedeniz öldüğünde dedenizin koluna, dedeniz öldüğünde babanızın koluna geçmekte hiç tereddüt etmez, bir önceki sahibini hemen unutur ve yeni sahibi ile hayata devam eder. Muhtemelen sizden sonra da aynı şekilde hayatına devam edecek.

Kullandığınız eşyaların “sizin” olduğunu sanırsınız. Esasında öyle de olması gerekir, eşyalarınız size hizmet etmek için, sizin işinizi kolaylaştırmak için vardır. Fakat bir yerden sonra konsept, siz eşyalarınızın hayatını kolaylaştırmak için varsınız gibi bir duruma dönüşür.

Gündelik hayattaki en sık kullanılan araçlardan biri olarak çanta, hayatımızı kolaylaştırması gereken bir eşya iken, bir süre sonra benliğimizi ele geçirir, kolaylaştırdığı hayatımızdan diyet ister. Hayatımızın merkezine yerleşen en acımasız eşyalardan birisidir çanta. Atilla Hoca yazısında “sanki bütün eşyalarını taşımak zorundaymışlar gibi” diyordu; bütün eşyaları taşımayı istemek bir “biriktirme hastalığı” çeşidi olabilir. İşte çanta da tam olarak bu zaafımızdan faydalanır ve hayatımızın merkezine yerleşir.

Advertisment

Bizim Sevgili Çantalarımız

Olayın vahametini anlamak için basit bir deney yapabilirsiniz. Hemen şimdi en çok kullandığınız çantanızı açın ve içindekileri en son ne zaman kullandığınızı hatırlamaya çalışın. Çok uzun süredir kullanmadığınız halde orda olan eşyalarınıza bir bakın. Bazılarının çantaya konulduğundan beri hiç geri çıkarılmadığını anımsayın. Benim durumum vahim, çünkü çantamda avuç içi büyüklüğünde bir taş dâhil, ne için kullanacağımı bilmediğim eşyalarım bile var. Deneyin konusu açısından bakarsak, yaklaşık bir aydır çantamda olan ve henüz okumaya başlamadığım kitap haricinde altı aydan fazladır kullanmadığım halde yerinde duran kulaklık muhafaza kabı yalnızca kulaklığı değil, çantadaki yerini de muhafaza ediyor. Kullanmayacağımızı bilsek de yanımıza almadığımızda eksikliğini hissedeceğimiz her şeyi dolduruyoruz çantalarımıza ve bir süre sonra çantalarımız bizim için gerekli olan şeyleri değil de biz çantalarımızı taşır hale geliyoruz. Olur da çantamızın bize ihtiyacı olursa diye yanlarından bir türlü ayrılmıyoruz.

Jean-Claude Kaufmann, Can Yayınları’nın “Kırk Merak” dizisinden çıkan “Çanta” isimli kitapta çanta doldurma ve boşaltma eylemlerinin birbirlerinden farklı olduğunu vurguluyor, çantanın doldurulması olumlu beklentileri ve kişinin başına geleceklerin heyecanını içeren bir sarhoşlukla gerçekleştirilirken, çantanın boşaltılmasının hüzünlü ve zahmetli olacağını ön görüyor. Zira çantanın içinde duran ve “hazır olma”yı sembolize eden eşyaların çıkarılması bir nevi eylemlerin eylemsizlik ile yer değiştirmesini çağrıştırıyor. Sözün kısası, bir çanta diye hafife aldığımız o eşya takipçisi olduğumuz beklentilerin, uçlarından kırıklarını aldırdığımız hayallerin bekçisi olabilir.

Kimbilir.

Zira özellikle çanta, sıradan bir eşya değildir.

Yeni Yüzyıl, 22.01.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/kucuk-olmayan-seyler-canta-1026

Advertisment

Acının Tokluğu: Siyah

Avrupa’nın tarihi boyunca yaşadığı en derin krizlerden biri, Bosna-Hersek ve Sırbistanarasındaki savaş, en utanç verici tavırlarından biri de o süreçte takındığı tavırdı. Savaş esnasında 1356 gün süren kuşatma şüphesiz sadece Avrupa’nın değil, başta BM ülkeleri olmak üzere, tüm insanlığın meselesiydi; yine de yakın komşuların sorumluluğu bir çizgi ile değişen ülke topraklarına sahip olunduğu için, daha fazlaydı.

Dünya’nın “en medeni” ülkeleri, gözlerinin önünde ve kapılarının hemen dışında yaşanan vahşete göz yumdular. Bosna kuşatması esnasında Sırp keskin nişancılar sokağa çıkan herkesi vurdu, çocuklar dâhil… Fakat bu acı tablonun iyice kana bulandığı ve Dünya’nın vicdansızlığını ortaya koyan olay, 8,000 insanın katledildiği Srebrenitsa katliamıydı.

İrili ufaklı katliamların birkaç yıla yayıldığı bu dönem yaşanan acılar arşa yol olur. Şimdilerde acıları hatırlayan çok az, fakat o acıları unutamayanların sayısı hiç de az değil.

Savaş’ın Çocukları

Sejla Kameric'in "Haziran Her Yerde Haziran" isimli çalışması.
Sejla Kameric’in “Haziran Her Yerde Haziran” isimli çalışması.

Sejla Kameric, savaş yıllarında sokakta bir keskin nişancının hedefi olmayan şanslı çocuklardan. “Haziran Her Yerde Haziran” isimli eseri, çektiği siyah beyaz fotoğraflardan oluşuyor. Bu fotoğrafların ortak özelliği hepsinin aşağı yukarı aynı açıyla aynı kareyi göstermesi. Fotoğrafta bir duvarın küçük bir kısmında yer alan mermi izleri var. Duvarın bu kısmı, Sejla’nın başını koyduğu yastığın olduğu yerin, dış duvar tarafına denk gelen kısmı. Bu eseri görünce ilk başta kurduğum cümleden utanıyorum, zira “keskin nişancıdan kaçmış şanslı çocuk” cümlesindeki “şans” kelimesini bu eser manasız kılıyor, neyin şansı? Çok keskin bir gözü olan sanatçı, çocukluk yıllarına denk gelen acıları resmen insanlığın geri kalanının yüzüne vurmuyor, fırlatıyor.

Selja’nın üslubu, modern sanat eserlerine alışkın biri için biraz sert, hesap soran, yerine göre itham eden, hırpalayıcı bir tarz. Fakat itham ederken dahi sonuna kadar haklı.

Bir BM askerinin Bosna sokaklarında bir caddeye yazdığı imlası bozuk birkaç cümleyi kendi otoportresiyle sergiliyor Kameric. Askerin “Dişsiz, Bıyıklı, B*k Gibi Kokan, Bosnalı Kız” yazısını, güzel yüzünde hesap soran bir bakışla tüm insanlıktan alacağı olduğunu ima ediyor ki bunda da çok haklı.

Advertisment

Nefret’in Çocukları

Bosnalı kadınların yaşadığı en büyük dram ne ölmekti, ne de öldürülmek. Birçok Bosnalı kadın savaş sırasında tecavüze uğradı. O tecavüz bebeklerini doğurmak zorunda kaldılar. Meseleyi tahlil bile insanı zorlarken o kadınlar o bebeklerin büyümesini sağladı, onları korudu, kolladı. Kendi çocukları olduğu için sevdi, nefret ettikleri birinden bir parça taşıdığı için belki bazı anlarda onlardan nefret etti…

Sejla’nın “Embarazada” isimli eserini görünce bu meseleye dair söylenecek pek fazla bir şey kalmadığını düşündüm. İspanyolca’da “hamilelik” anlamına gelen bu kelimenin İngilizce’de “utanmak” kökeninden türemesi önemli. Zira dünyadaki pek çok hamile kadından farklı olarak bu utanç yıllarında Bosnalı kadınlar hamileliklerinden utandılar. Hamileyken çektiği otoportresinde sanatçının yüzünde bir siyah damla yaş var. Kitaplar dolusu bir kütüphanenin anlatamayacağı bir durumu Sejla bir otoportre ile çok sarsıcı bir şekilde özetliyor.

Tecavüz sonucu doğan çocukların kurban üzerindeki etkileri sayfalarca uzmanlar tarafından anlatılabilir. Tecavüz sonucu doğan çocukların nasıl bir yaşamı olabileceği günlerce tartışılabilir. Ama hiçbiri Kameric’in gözünden akan siyah gözyaşı kadar toklukla o meşhur hissi, “acı”yı bize bağıramazdı. Olguların bize anlatılması pek çok yolla olsa da, omuzlarımızı tutup bizi sarsan şey o acı. O acıyı bize anlatan da işte o minik gözyaşı.

Eğer gerçeklerle yüzleşecek kadar cesursanız, sanatçının kişisel sergisi 28 Şubat 2016’ya kadar ARTER’de.

Yeni Yüzyıl, 20.01.2016

 

Advertisment

Bir sandalye yalnızlığı nasıl anlatabilir?

Chip Kidd, dünyanın en meşhur kapak tasarımcılarından birisi. Orhan Pamuk kitaplarının İngilizce baskılarının kapaklarını da Kidd yapıyor. Kidd, Haruki Murakami gibi dünyanın en meşhur yazarlarının, 1Q84’ü gibi kitap kapağıyla bile “bestseller” olabilecek işlerin tasarımcısı. Bir konuşmasında, kitap kapağını tasarlamaya başlamadan önce “Hikâye neye benziyor?” sorusunun peşine düştüğünü söylüyor. Misal elinde “dinazorların yeniden dirilmesi” gibi bir hikâye var ise, onun için müzeye gidiyor ve bir dinazor iskeletini çizerek taklit ediyor; Jurassic Park’ın roman kapağını tasarlayıp bir sektör haline gelen o meşhur logoyu yaratıyor.

Esasında kapak tasarımı, yazarın 500 sayfada anlattığı o “eşsiz hikâye”yi ortalama 13×19 cm boyutlarında 250 santimetrekarelik bir alanda vermeye “cüret eder”. Peki bu ne kadar mümkün?

Neden tasarlarız?

“Tasarım”ın hayatımıza dokunan en temel iki bileşeni vardır. Birincisi görünüm, ikincisi işlev. Herhangi bir “şey”i, tasarlama ihtiyacı en temelinde bu iki nedenden hareketle ortaya çıkar.

Kullandığımız nesnelerin “görünüm”ü ve nesnelerin “yaradığı iş” tasarım açısından belirleyicidir. Mesela ayakkabımızı ilk etapta bu iki bileşenin kesiştiği noktaya göre seçeriz. Öncelikle onu “giyebilmemiz” gerekir. Giyemediğimiz bir ayakkabı almayız. Onun “işlevi” giyilmesi, ayağımızı korumasıdır. Sonra da görünümüne bakar, pantolonumuza yakışıp yakışmadığı, rengi, topuklarının yüksekliği gibi tali kriterler gündeme gelir.

“İşlev” ve “görünüm” arasındaki sınır kimi zaman işlev lehine, kimi zaman görünüm lehine değişebilir. Topuklu ayakkabı sevmeseniz de o akşamki yemekte elbisenizin altında şık duracağı için iki saatliğine o zorluğa katlanabilirsiniz. Tam tersi, pek şık olmasa da içinde çok rahat ettiğiniz bir spor ayakkabı ile yürümeyi tercih edersiniz. Bazen de şansınız yaver gider, hem görünüm hem de işlev açısından sevdiğiniz bir ayakkabı bulursunuz. İyi tasarımın genelde bu iki bileşenin ortak noktasına en çok yaklaşan tasarımlar olduğu söylenir.

İşte kavga tam da bu sınırların belirlenmesinde çıkar: Güzel görünen mi, işlevsel olan mı? Kitap kapaklarının tasarımında da kavga aynen devam eder. Hem güzel görünen, hem de işlevi en iyi yansıtan kapaklar, tabii ki en ideal olanıdır.  “İdeal”in tabiatına uygun şekilde bu tür kapaklar yakalanması en zor olanıdır.

Sandalyeler ve Hüzün

Advertisment

Kapak tasarımı zaman içerisinde önemli ve büyük evrimler geçirdi. Bazı fonksiyonlarını yitirdi, bazı yeni fonksiyonlar kazandı. Fakat işlev ve görünümün aynı anda iyi olması gerekliliği teknolojik imkânlar arttıkça daha fazla hissedilir oldu.

Türkiye’de de baskı ve yayın sektörü önemli ölçüde yol aldı. Yayın sayısının artış hızında olmasa da estetik kaygılar açısından yayınevleri belirli bir noktaya geldiler.

Yayınevleri bir kitabın ağzımızda bırakacağı tadın vaadini kapak tasarımları ile verebileceklerini çözdüklerinden beri kitap kapakları artık daha renkli, gizemli. Bir kitap eğer size şu hüznü veriyor ise;attila ilhan kitap

çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili 

artık bunu şu tür bir kapak ile yapabiliyor. İş Bankası Kültür Yayınları, Attila İlhan’ın şiir kitapları için tasarladığı kitap kapakları yalnızca bir “sandalye” ile yerine göre “aşk”ı yerine göre “yalnızlığı,” yerine göre “umut”u temsil edebiliyor.

Bir sandalye yalnızlığı nasıl mı anlatır?

Dengede durmasını sağlayan bacaklardan birini kopararak.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 25.12.2015

Advertisment

Victor Hugo’nun iPad’i

17 yaşındaki genç, yazdığı şiirleri yayınlamayı reddeden yayıncıya “Sizin için üzüldüm. Eğer şiirlerimi yayınlasaydınız, bundan sonra tüm yazdıklarımın yayın hakkını size verecektim.” der. Kısa bir süre aktif yayıncılık yapmış biri olarak, ben dahi birkaç defa muhatap oldum böyle koltuğunun altında bir dosya ile gelip şiirlerini yayınlatmak isteyen gençlerle. Tabii ben de bahsettiğim genci reddeden yayıncı gibi reddettim, fakat bahsettiğim 17 yaşındaki gencin yayıncısı olmak istemezdim, zira o genç Victor Hugo’ydu.

Kitap yayınlamak, yayınlatmak hep netameli bir iş olmuş. Bildiğimiz büyük yazarların birçoğu da ilk kitaplarını zar zor yayınlatmışlar. İki kapak arasında bir dosya çıkaran eli kalem tutan herkes, en azından “ilk kitap” konusunda aynı şeyleri yaşamış oluyor genellikle.
Yayıncıların “iyi kitap”tan anladığı varsayımı da hep şüphelidir. George Orwell’ın 1984’ünü T. S. Eliot’un yönettiği yayınevinin reddetmesi de mevzuya dair sık anlatılan hikâyelerden birisidir mesela. Yine bu tip durumlar için sık verilen örneklerden biri de, bir İngiliz’in, James Joyse’un romanlarından bazılarını ufak tefek değişikliklerle üzerine kendi adını yazıp 18 yayınevine göndermesi ve 17’sinden red cevabı almasıdır. Fakat her ne kadar yayıncılar kitaptan anlamasa da sonuç olarak yazar her zaman tek başınadır, yayıncı ise parayı koyan kişi. Yayıncılar yazarlara muhtaçtır ama ünlü bir yazar olana kadar “patron” yayıncıdır.

“Arkası Yarın” Geleneği

Kitabın basılması için yayıncıyı ikna edecek en önemli “neden” kitabın yazarıdır. Zaten bilinen, okunan bir yazarsanız şansınız daha yüksektir. Ya da yazdıklarınız çeşitli mecralarda görünmüş ve ilgi çekmişse bu da olumlu bir veridir yayıncı açısından.
“Arkası yarın” geleneği veya tefrika romanlar, kitaplar hem dünya edebiyatında hem de bizim edebiyatımızda önemli bir yer tutar. Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir”i Ülkü Dergisi’nde tefrika etmişti. Farklı sayılarda birkaç yazıdan oluşan seri daha sonra kitap olarak basıldı ve edebiyatımızın en önemli deneme şehir kitaplarından biri oldu ve edebiyatımıza bir kulvar açtı. Benzer şekilde bizim klasik olarak bildiğimiz birçok kitap esasında günlük gazetelerde tefrika edilip sonra kitaplaşmıştır. Yani bu durum pek yeni değil, hatta hem dünya edebiyatının hem de bizim edebiyatımızın temel kaynaklarından birisi.

Yeni Dünya: Wattpad

Advertisment

Wattpad bir internet sitesi ve mobil cihazlarda uygulama olarak kullanılan bir çeşit “arkası yarın” sitesi. Edebiyat ve yayıncılığın tüm formatlarını neredeyse tek platformda birleştiren enteresan bir “ahir zaman” icadı.

Wattpad’e dünyanın her yerinden neredeyse tüm dillerde hikâyeler ekleniyor kullanıcılar tarafından. Bir çeşit sosyal medya platformu. Bu platformda isteyen istediği gibi hikayelerini ekliyor, isteyen istediğini takip ediyor, yorum yapıyor ve paylaşıyor. Tabii imla denetimi ya da içerik sınırlaması gibi durumlar yok, o yüzden mesela ayrı yazılan “-de/-da”ları birleşik yazan ve imla kurallarından haberi olmayan, tüm bunlara rağmen milyonlarca okunup paylaşılan yazarlar var. Fakat aynı şekilde son derece iyi hikayeler de var.
Büşra Küçük, 17 yaşında ilk kitabı milyonlar okunan ve yüz binler satan bir genç yazar. Wattpad platformuna koyduğu hikâyeleri milyonlarca okuyucu cezbedince yayınevlerinin dikkatini çekti ve yazdıkları kitap olarak basıldı, piyasaya çıktı. Piyasa karşılığı da şaşırtıcı bir sonuç ortaya çıkardı ve müthiş bir rakamla “best seller” listelerini alt üst etti. Benzer şekilde birçok başka küçük yazar da piyasaya çok okunan olarak girdi.

Victor Hugo’nun bir iPad’i olsaydı, 17 yaşında yayıncılarla cebelleşme derdi olmayacaktı. Artık yayıncıların gazabı yüzünden kaybettiğimiz yeteneklere hayıflanmamıza gerek yok, yeteneğiniz varsa bir kullanıcı ismi ve bir e-posta adresiyle piyasaya çıkıp farkınızı yaratabilirsiniz.

Yeni Yüzyıl, 21.11.2015

http://xn--yeniyzyl-b6a64c.com.tr/makale/victor-hugonun-ipadi-169

Advertisment

‘Helvadan putlar’ veya ‘Kutsal sanatçılar’

Takip edebildiğim kadarıyla seküler mahallenin, linç edilip ocak dışı bırakılan son mağduru Yavuz Bingöl oldu. Ahmet Hakan’a verdiği röportajda söylediği sözler “en kullanışlı” yerlerinden alınıp, bağlamından koparılıp linç edilmeye müsait bir kıvama ulaştıktan sonra sosyal medyada servise hazır hale getirilmişti. Twitter’da başlayıp, gazete, televizyon haberleri derken Bingöl’ün Twitter hesabını kapatmasına kadar giden hızlı bir linç yaşandı. Son olarak Bingöl’ün yaşadığı bu durum, esasında devletin kültür ve sanat alanındaki varlığı ve müdahalesiyle yakından ilgili.

Kutsiyeti Kendinden Menkul Sanat

“Hepimizin bildiği gibi” sanat kutsaldır(!). Her ne kadar sanata atfedilen kutsiyetin arkasındaki gerekçeler beni ikna etmese de özellikle seküler, cumhuriyetçi, Atatürkçü, çağdaş, laik ve bilumum itibarı kendinden menkul içi boşaltılmış kavrama sahip“aydın insanlar” buna kuvvetle inanıyor. Bu kutsallığa sadece kendilerinin inanması yetmiyor, kendileri dışında kalan herkesin de bu kafada olmasını talep ediyorlar, olmayanları aşağılıyorlar. Karşı mahallenin üyelerini her daim aşağılamaya alıştıklarından olsa gerek, kutsala karşı çıkanlar kendi mahallelerinde çok daha acımasız oluyorlar. Esasında “hain”in tarih boyunca “düşman”dan daha “kötü” olmasının mantığı da burada yatıyor.

Sanata seküler bir kutsallık atfeden bu cenah, aynı zamanda kolektivist ideolojilerin yılmaz savunucuları.  Birçoğu doğduğu andan itibaren sosyalist veya sosyalist olmak zorundalar. Sosyalist olmak “gerek-şart”lardan birisi fakat “yeter-şart” değil, aynı zamanda Kemalist de olmak gerekiyor bu muhteşem mahallede kalabilmek için…

“Kutsal”ın Gölgesinde “Devlet ve Sanat”

Sanatın ulvi bir iş olması, belirli bir birikime ve ince zevke sahip olmayı gerektirmesi anlaşılabilir. Bu manada birçok işe nazaran biraz ayrıcalıklı tanımlanması da anlaşılabilir. Zira bunu sadece sanat için değil, diğer birçok meslek için yapıyoruz, meslekler arasında göreceli bir hiyerarşi oluşturuyoruz. Bu hiyerarşi bir yere kadar da hayatın doğal akışında çeşitli işlevselliklere sahip olduğu için pek sorun etmiyoruz. Mesela doktorluğun bir meslek olarak duvar işçiliğinden hiyerarşik olarak farklı bir yerde durması kimseyi rahatsız etmiyor. Fakat bir mesleği kutsallık mertebesine çıkarınca meseleye dair bütün konsept ve beklentiler değişiyor, keza “ayrıcalıklı” ile “kutsal” arasında çok büyük fark var.

Advertisment

Bahsettiğim kitle ideolojik arka planları nedeniyle doğal olarak devletçi… Sanatın kutsal görülmesi devletçi bakış açısı söz konusu olduğunda, devletin de doğal olarak bu kutsal faaliyete destek olmasını savunur. Sanata devlet desteğini savunan birçok yazarın temel argümanlarının meşruluğu genellikle bu kutsallık anlayışından neşet eder. Bu bakış, sanatın piyasalaşması, popülerleşmesini kendiliğinden bir yozlaşma nedeni olarak görür ve devlete doğal olarak bir görev yükler.

“Helvadan Putlar”ın Karşı Konulamaz Kaderi

“Kutsal Sanatçı” ve “Kutsal Devlet” anlayışı “mahalle” içinde çok işlevsel olsa da, mahallede aykırı kalanların kaderi ortak. Hz. Ömer’e atfedilen bir kıssada, Ömer cahiliye dönemindeki iki adetinden bahseder ve birine çok gülüp birine de çok ağladığını söyler. Çok ağladığı adet kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek; çok güldüğü adet ise helvadan yaptıkları putlara önce tapmak, sonra acıkınca da yemek…

Yavuz Bingöl ve önceki örneklerin birçoğu, Hz. Ömer’e atfedilen bu kıssada anlatıldığı gibi, helvadan yapılan putların kaderiyle maluller: Önce onları yüceleştirip helvadan put yapıyor, sonra onlara tapıyor ve en sonunda acıkınca da o putları yiyorlar.

Yavuz Bingöl’ün röportajından alınan söz, sosyal medyada bağlamından çıkarılana kadar, Bingöl de “kutsallık”tan payını alıyordu, ne zaman ki mahalleli acıktı, o zaman kutsal olanın helvadan yapıldığını anlaşıldı.  Sanatın kutsallığına dair bu ön kabul, sanatçıların da kendilerinde bir çeşit kutsallık görmelerine neden oluyor. Son olarak Melek Baykal’ın, paylaştığı bir fotoğraf ile kendisine biçtiği rolü, bir de böyle değerlendirmek lazım.

Yeni Yüzyıl, 14.11.2015

Advertisment

Tamam, Erdoğan’ı Başkan Yaptırmadınız, Şimdi Napıyoruz?

Advertisment

Sosyal medyada yanlış bir algı var, bu algının toplumda da cari olduğunu görüyorum. Seçim sonuçları sonrasında HDP ve HDP seçmeni Kürtlere kızgınlığını ifade ederken haddini aşanları bir kenara bırakırsak, eleştiri mahiyetindeki kızgınlık veya kırgınlığın sanki HDP’nin barajı geçmesineymiş veya Kürt seçmenin HDP’ye oy vermiş olmasınaymış gibi yansıtılıyor. Halbuki en önemli nokta gözden kaçırılıyor, bu kızgınlık seçim sonuçları ile alakalı olsaydı tartışılan “seçimin kendisi” olurdu. Açık, bariz hile ve tehditle oy çalma durumuna bile seçimlere zarar gelmemesi için ses edemedi insanlar, tabiri caizse bağrına taş bastı ve bence bir sonraki seçimi bekliyorlar. Okumaya devam et Tamam, Erdoğan’ı Başkan Yaptırmadınız, Şimdi Napıyoruz?

Advertisment

Ortadaki Fotoğraf

Kendileri doğmadan ya da henüz hatırlayamayacak kadar küçükken vefat ettiği için, adını taşıdıkları dedesini tanıyamayan arkadaşlarım oldu. Üzülürüm onların adına, çünkü insanın hayatında tanıyabileceği en güzel insanlardan birisi “dede” denen aksakallılardır. Çok şükür ki dedesini tanıyan şanslı insanlardanım.

Advertisment

Kendileri doğmadan ya da henüz hatırlayamayacak kadar küçükken vefat ettiği için, soyadını taşıdıkları babasını tanımayan arkadaşlarım da oldu. Onların adına da üzüldüm hep, çünkü insanın hayatında tanıyabileceği en güzel insanlardan birisi “baba” denen o kahramanlardır. Çok şükür ki babası ile arkadaşlık edebilen şanslılardan oldum. Okumaya devam et Ortadaki Fotoğraf

Advertisment

Medeniyetin Temel Taşları: Çamaşır Makinesi ve Klima

Ha-Joon Chang isimli bir ekonomist, çamaşır makinesinin icadı medeniyet için internetten daha önemli bir icat demiş. Bence doğru bir tespit, çamaşır makinesi, medeniyet için internetten daha önemli bir icattır.

Advertisment

Dünyanın son 30 yılda astronomik bir hızla ilerlediğini, teknolojinin akıl almaz bir hızla sürekli kendini geometrik olarak katladığını düşünürsek, bunda en büyük payın bilgisayar ve internete ait olduğunu söylememiz lazım. Ancak eğer Bill Gates’in bir çamaşır makinesi olmasaydı, muhtemelen bu girişim için kafa yoracağı vaktin yarısını iç bunaltısıyla kalan yarısını da çamaşırlarını yıkamakla geçireceğini hesaba katmamız lazım. Bill Gates özelinden çıkarırsak mevzuu, hayatımızda çamaşır makinesinin olmadığını düşünelim, o zaman daha iyi anlaşılıyor çamaşır makinesinin hayatımızda ne kadar önemli bir zaman tasarrufu sağladığı… Okumaya devam et Medeniyetin Temel Taşları: Çamaşır Makinesi ve Klima

Advertisment

Bizim “Büyük” Hikayelerimiz

Advertisment

Gelecek mi acaba? Oturduğum o kafenin cam kenarı masasında, heyecandan ayağımı öyle hızlı sallamaya başladım ki, bir an titreme nöbetine girdiğimi düşünecek sandım etraftakiler. Heyecanım giderek artıyor, vakit geçiyor, İsyan orda beklerken içim içime sığmıyordu. Bir yandan onca yılın yorgunluğu ve bekleyişinden sonra, öyle kocaman bir tedirginlik duyuyordum ki… Hani bazen olur ya, bir şeye şahit olursunuz, fakat öyle bir durumdur ki, tarifi mümkün değil; hani sizin başınıza gelmez o an olan şey utanılacak bir şeyse siz yerin dibine girersiniz, üzülecek bir şeyse siz kahrolursunuz ya, işte öyle bir tedirginlik, ya Clara gelmezse? Ya gelir de çiğ bir hareket, soğuk bir tavırla mukabele ederse yıllar sonra karşısına dikilen sevgilisine? Ya geldiğinde gözünün içi gülmüyorsa? İşte bu tedirginlikle bekledim, İsyan köprünün üstünde bir o yana bir bu yana yürüyüp Clara’yı beklerken. Amin Maalouf bu yüzden büyük yazar, anlattığı hikaye sizi öyle kavrıyor ki, o an için “içinde bulunduğunuz sahne” neyse, bütün hisleriyle yaşıyorsunuz, tırnak içinde vurguladığım gibi “sahne”nin doğrudan içinde, kendinizi olayın şahitlerinden biri olarak buluyorsunuz. Okumaya devam et Bizim “Büyük” Hikayelerimiz

Advertisment

Küçük Mutsuzluklarımız ve Büyük Trajedimiz

Advertisment

kucuk-mutsuzluklar-1200Almanya’ya ilk gittiğimde, daha uçak alçalmaya başladığında bir kültür şoku yaşamıştım, uçaktan görünen intizamlı şehir yerleşimi, İstanbul gibi göz bebeği bir şehirden havalanırken görünenden çok farklıydı ve her basit şeyde benzer şoklar yaşamaya hazır bir ruh haliyle yola çıkan ben, ilk görüşte iyi bir şok ve moral bozukluğu yaşamıştım. İlk hissim “bu intizam bizim memlekette olmaz” diye hayıflanmıştım. Tabii ki yaşadığım hislerin kimi zaman memlekete karşı haksızlık derecesinde yanlış olabileceğini biliyordum fakat bunu o şokları yaşarken pek düşünülemiyor. Okumaya devam et Küçük Mutsuzluklarımız ve Büyük Trajedimiz

Advertisment

Yağmurlu Balkon

yagmurlu-balkon-1200Yağmurları hiç sevmedim diyemem, bazılarını çok sevdim.

Advertisment

Mesela dedemi alıp götüren o incecik Temmuz yağmuru. Islatmayıp okşayan, insanın yüzüne gözüne çarpıp cilveleşen taneleriyle, serin ama güneşli, ebem kuşaklarına gebe o incecik yağmurları sevdim…

Kırk İkindileri de sevdim mesela. Dedemden bana kalan miraslardan biridir kırk ikindi yağmurları… Yağmurdan miras mı olur? Evet, bakarsan esasında sadece bir doğa olayı, fakat bir sabah uyanırsınız, gökyüzü mavi, kim boyar bilmezsiniz, Dalgacı Mahmut’u tanımıyorsanız sıradan bir doğa olayı. Hakşinaslık Dalgacı Mahmut’un mesaisine haksızlık etmemeyi gerektirir. Kırk ikindiler de beni tanımıyorsanız bir doğa olayıdır sizin için, fakat bilmezsiniz ki onlar bana dedemin mirasıdır. İlk evimizde, camın kenarında anlattığı hikâyelerin fonunda hep kırk ikindiler vardı ve tüm hikâyeler bir kırk ikindi yağmuruyla biterdi. Yağmurları hiç sevmedim diyemem, bazılarını çok sevdim. Okumaya devam et Yağmurlu Balkon

Advertisment

Sevgili Beyazlar, Bize Alışsanız İyi olur

Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 768

Advertisment

“Her şeyden önce değer yargıları aynıydı. Anadolu insanı idiler.” diyor Türkiye Ermenileri eski patriği Mesrob Mutafyan. Ermeni vatandaşların çoğunun AKP’ye oy vermesini de, Ermenilerin kilisesine düşkün, itikatlı oldukları için “itikatlı” insanlara güvenmelerine bağlıyor. Mutafyan, kendi korumalarının Cuma namazına gitmelerinden dolayı huzur duyuyor ve “eğer gitmiyor olsalardı tedirginlik hissederdim” diyor. Göreve gelince yaptığı ilk iş, göreve geldiği kurumun kurucusu olan Fatih Sultan Mehmet’in kabrine gidip, teşekkür mahiyetinde dua etmek olmuş. Okumaya devam et Sevgili Beyazlar, Bize Alışsanız İyi olur

Advertisment

“Sanal Alem” ne kadar sanal?

Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 767

Advertisment

Bundan 15 yıl önceki dünya ile şimdiki dünya arasındaki fark, 15 yıl önceki dünya ile 15.000 yıl önceki dünya arasındaki farktan daha fazla olabilir. Her ne kadar ben abartarak söylemiş olsam da, abartı kısımlarını törpülediğinizde ortaya aşağı yukarı benzer bir manzara çıkar. “Menderes bolluğu” dedikleri dönem öncesinde, yani traktörün köylüye henüz ulaşmadığı sıralar, mesela 1940’larda, Sivas’ta bir köyde “kara saban”ı ile tarlasını ekip ailesinin iaşesini temin eden bir köylü ile aynı topraklarda ondan 1.000 yıl önce yaşamış ve kara sabanı ile ailesinin iaşesini temin eden köylünün arasında görece çok fazla bir fark yoktu. Okumaya devam et “Sanal Alem” ne kadar sanal?

Advertisment

Şimdi yeni bir hikaye yazma zamanı!

Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 766

Advertisment

2010 Referandumu’na kadar, politik bir tercih olarak oy kullanmadım ama çevremde “etkileyebildiğim” 10-15 civarındaki oy’u AK Parti’ye yönlendirdim. Memleketin gidişatına dair tercihim AK Parti’den yanaydı fakat yazıp çizerken “yerim geniş olsun” derdiyle oy vermeyip kenardan konuşmayı tercih ediyordum. Çünkü AK Parti’nin arkasına aldığı rüzgarın da bir hayal kırıklığına dönüşüp dönüşmeyeceğine dair net bir emare yoktu ve mücadele çok çetindi. İlk defa 2010 Referandumu’nda “elimi taşın altına koymam gerektiği”ni hissettim ve sandığa gittim, tarihi bir dönüşümde “bir oy/bir tuğla” da benim olmalı dedim, hem “evet” kampanyalarına olabildiğince aktif destek verdim, hem de “yetmez” şerhimi düşerek sandığa gidip “evet” dedim. Okumaya devam et Şimdi yeni bir hikaye yazma zamanı!

Advertisment

Hani teravihe giderken kar yağardı ya…

Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 765

Pide fırınında sıra bekliyorum. Hafif duman çökmüş Kangal’ın üstüne, bir taşra kasabasının en hareketli saatleri, iftara yaklaşırken pideyi kucaklayıp eve yetişme telaşı herkeste. Pideleri aldık, Sefer’le yola koyulduk, arada tırtıklıyoruz pideden, bugün bizim oruç günü değil.

Advertisment

Kar tutmuş ama havanın ayazı yumuşadı, demektir ki birazdan kar yağacak tekrar.

Dedem evin penceresinde bekliyor, soba gümbür gümbür yanıyor, üstünde demlikte çay demini alıyor. Üzüm hoşafı, elma kompostusu, patetesli kömbe… İftar sofrası hazır. Kulağımız ezanda. Okumaya devam et Hani teravihe giderken kar yağardı ya…

Advertisment

Mahalle’nin Mert Abileri

Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 764

Advertisment

Latife Annem çok güzel bir kadındı, boyuyla beraber torunları vardı ama gençti, erken evlenmiş, sekiz çocuk yetiştirmiş, çile çile bir hayat örmüş ama çok da gününü görmeden erkenden gitti işte. Anneannelere bizim orda “ebe” denir ama gençliğinden ve güzelliğinden olsa gerek, “ebe” diyememişiz, annem gibi güzel olduğuna göre ona da anne diyecez ellaham deyip, ismini demişiz, Latife Annem aşağı Latife Annem yukarı, öyle kalmış. Ben torunların en büyüğüyüm, benden aşağıdaki kardeşler de ben ne diyorsam onu demiş. Okumaya devam et Mahalle’nin Mert Abileri

Advertisment

Kaç “güneş” hakkımız kaldı?

Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 763

Advertisment

Önce birkaç tatsız hesap yapalım. Bir yıl 365 gün, bir ay 30 gün, bir hafta 7 gün ve güneş her gün doğuyor ve batıyor. 34 yaşındayım, eksik fazla, aşağı yukarı 12,000 gündür güneş doğuyor ve batıyor. Peki kaç günbatımı izledim? 25, en fazla 30. Ya gündoğumu? O daha beter, 5 bilemedin 10. Ben doğduğumdan beri 12 bin defa gerçekleşen bu harika şeye toplasan 50 defa vakit ayırmışım. Halbuki her biri ayrı güzeldi, düşününce, hayatımda şahit olduğum en harika 100 şeyi listelesem, ilk 50 sırayı bu 50 gündoğumu ve günbatımı alır.

Şimdi oturun kendi hesabınızı yapın ve mecaliniz kaldıysa yazıyı okumaya devam edin, mecaliniz yoksa sorun değil, bir ara uğrar kalanına bakarsınız, bir gündoğumunu daha kaçırmayın, yazı bir yere kaçmıyor. Okumaya devam et Kaç “güneş” hakkımız kaldı?

Advertisment

Evden Uzakta

Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 762

Advertisment

Aslında düzenli takip etmiyordum, denk geldikçe bakıyordum; akşamüzeri tüm misketlerini üttürüp moralim bozuk eve dönünce, güzel bi marul dürümü yapıp televizyonun karşısına oturdum, Süper Baba var. O bölümde Ali’yi yatılı okula verdiler. Fiko ve aile efradı Ali’yi okula bıraktıktan sonra döndü, hüzünlü bir ayrılma sahnesi yaşandı. O zaman içimden “yatılı okul” meselesine imrendiğimi hatırlıyorum, “evden uzakta” olma fikri hoşuma gitmişti, bir çeşit “değişiklik” ve “özgürlük vaadi” de diyebiliriz. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır”daki “ferahlık”tı belki imrendiğim. İzlediğim bu sahnede hissettiğim şeyi hatırladığımda, yatılının birinci yılında, yedinci yatakhanenin camından dışarı bakıyor, araba geçmeyen yola nizam veren trafik ışıklarını seyrediyor ve dışarda avare gezen çöpçülere dışarda avare gezebildikleri için imreniyordum. Keşke başka bir dua etseymişim diye aklımdan geçiyordu, “biter mi lan dört yıl?” diye hayıflanıyordum. O dört yılın üstüne beş tane dört yıl bitti.

Okumaya devam et Evden Uzakta

Advertisment